Trump’ın faşist çetesi insanları rehin alsaydı ne olurdu?

28 Ocak 2021

6 Ocak 2021’de, Amerika Birleşik Devletleri tarihinde eşi görülmemiş olan olayda, çeşitli beyaz üstünlükçüsü, antisemitist, göçmen düşmanı neo-Nazi ve faşist örgütler tarafından seferber edilen birkaç bin aşırı sağcı, Washington DC’de bulunan Kongre binasını bastı. Niyetleri, Donald Trump’ın düşmanı olarak gördükleri –Demokrat Kongre üyeleri ve hatta Başkan Yardımcısı Mike Pence gibi– kişileri öldürmek ya da rehin almaktı. Kongre’nin Seçiciler Kurulu oylamasının sonuçlarını onaylama oturumu sırasında yapılan saldırının amacı, Joseph Biden’ın ABD başkanı seçildiğinin resmi olarak tanınmasını engellemekti.

Operasyonun taktiksel hedeflerine ulaşılmış olsaydı, siyasi sonuç yalnızca Seçiciler Kurulu’nun oylarının anayasal olarak şart koşulduğu şekilde onaylanmasının gecikmesi olmayacaktı. Kongre üyelerini öldüren ve rehineler alan faşist liderler, sonra da Trump’ın kazandığını iddia ettiği Georgia, Arizona, Wisconsin, Michigan ve Pensilvanya gibi eyaletlerde yapılan oylamaların sonucunun iptal edilmesini talep edeceklerdi. İnsanları rehin alanların talepleri, hem Cumhuriyetçi Parti’den hem de Trump’tan büyük bir destek alacaktı. Washington DC’deki faşist liderlerin sergilediği güçten ilham alanlar, büyük olasılıkla, ABD genelinde çeşitli eyalet başkentlerinde benzer operasyonlar düzenleyecekti.

ABD Kongre binasında isyancılar Meclis Salonu’na girmeye çalışırken Meclis üst balkonunda görünen insanlar, 6 Ocak 2021, Washington. [Kaynak: AP Photo/Andrew Harnik]

Rehine dramı sırasında resmi yemin töreni tarihi yaklaşır ve sayısız hayat tehlikede iken, Biden ve Demokratik Parti, bir katliamı durdurmak ve hükümeti geri açmak için rehinecilerin taleplerinin en azından bir kısmını kabul etmeleri yönünde büyük bir baskı altına gireceklerdi.

Yukarıda betimlenen senaryo gerçekleşmedi, çünkü faşist ayaklanma taktiksel hedeflerine ulaşamadı. Liderler, Kongre binasına girdikten sonra selfie çekmekle ve yağmalamayla değerli zamanlarını boşa harcayan güruhun kontrolünü kaybetti. Kongre üyeleri, öldürülmeden ya da rehin alınmadan kaçtılar.

Ancak sonucu ne olursa olsun, olayın kendisi bir darbe girişimiydi. Bu apaçık gerçeği inkâr etmek, gerçekten kaçmak ve onu çarpıtmak demektir. Bu da devam eden ve önümüzdeki aylarda daha da şiddetlenecek olan büyük siyasi tehlikeleri örtbas etmeye hizmet eder.

Darbe girişiminin hemen sonrasında John Pilger, Glenn Greenwald, Chris Hedges veJoe Lauria (Consortium News) gibi tanınmış bağımsız gazeteciler, 6 Ocak olaylarına dair tehlikeli derecede yanlış bir görüşü savunuyorlar. Buna göre, Washington’da meydana gelen olaylar, anayasal olarak korunan ve sadece kontrolden çıkmış bir ifade özgürlüğü eyleminden başka bir şey değildi. Olay, bir darbe veya ayaklanma olarak tanımlanmamalıydı. Dahası, bizzat Trump, yanlış biçimde suçlanıyor ve haksızlığa uğruyordu. 6 Ocak’ta Amerikan halkının demokratik haklarına yönelik başlıca tehdit, Kongre baskınından değil, Trump’ın Twitter hesabına erişiminin engellenmesinden kaynaklanmıştı. Bu kafası karışık anlatıda, Donald Trump, suçludan çok davacıdır.

Joe Lauria’nın, 13 Ocak’ta Consortium News’te yayımlanan “Trump, üzerini çizmeye yönelik çabaların ortasında görevi kötüye kullanmakla suçlandı” başlıklı yazısı, bu savları özetlemektedir. 6 Ocak darbesinin önemini küçümseyen Lauria, Trump’ın ve suç ortaklarının avukatlığını yapıyor. Trump’ın binlerce destekçisi önünde yaptığı konuşmanın metnini yakından inceleyen Lauria, sözlerinin, yaklaşan görevi kötüye kullanma davasında, anayasanın birinci maddesinin üçüncü bölümüne göre, Senato tarafından mahkûm edilmek için gerekenden yetersiz olduğunu kanıtlamaya çalışıyor.

Lauria, Trump’ın konuşmasının, bırakın bir darbe kışkırtmayı, şiddet kışkırtma niyeti bile olmayan, “sadece bir politikacının savaşçı sözleri” olarak okunabileceğini iddia ediyor:

[Trump] Demokratların “acımasız” olduğunu ve “birinin bu konuda bir şeyler yapmasının zamanının geldiğini” söylediğinde, Pence’in ve Cumhuriyetçilerin seçiciler kurulu oylarını kritik eyaletlere geri göndermesini kastediyordu. Bir saatten fazla süren konuşmasının tüm bağlamı budur. “Halkınızı savaşmaya ikna etmelisiniz” derken, en önde olması gereken Cumhuriyetçi temsilcileri kastediyordu.

Trump’ın Kongre binasını ele geçirme planına ilişkin önceden bilgi sahibi olduğuna dair hiçbir kanıt bulunmadığından ya da bunu yapmaları için doğrudan talimat verdiğinin kanıtı olmadığından, onu bir hukuk mahkemesinde mahkum etmek zor görünüyor ancak Senato’daki siyasi bir mahkemede zor olmayabilir.

Son cümle, Trump’ın mahkûm edilmesinin, adaletin siyasi bir şekilde kötüye kullanılması olacağını ima etmektedir.

Lauria ısrarla devam ediyor: sadece Trump’ın değil, oğlu Donald Trump, Jr.’ın da aklında sadece barışçıl amaçlar varmış. Donald Jr. kalabalığa “bir kahraman ya da bir hiç” olduğunuzu göstermeniz gerekiyor dediğinde, sadece Kongre’deki Cumhuriyetçilere “kilit önemdeki çekişmeli eyaletlerden gelen sonuçların onaylanmasına karşı oy kullanma” çağrısı yapıyormuş. Trump’ın faşist şahsi avukatı Rudolph Giuliani’ye gelince, Lauria, onun “muharebe yoluyla yargılama” çağrısının yalnızca “seçimin bilgisayar sonuçlarına” mahkemelerde “itiraz etmeye devam edilmesi” ile ilgili olduğunu söylüyor.

Ve şöyle bitiriyor: “şimdiye kadar Trump’ın, Kongre binasını ele geçirme planından önceden haberdar olduğuna dair hiçbir kanıt yok.” Lauria’nın, böylesine naif bir sonucu, araştırmacı gazeteci olarak edindiği onlarca yıllık deneyimle uzlaştırabilmesi şaşkınlık verici.

Lauria, bu olayların bir “darbe” olarak tanımlanamayacağını, çünkü bu tanımın “mevcut bir hükümeti devirip yerine yeni yöneticiler geçirilmesini” ifade ettiğini söyleyerek devam ediyor. Ancak komplocuların yapmaya çalıştıkları şey tam da buydu: seçim sonuçlarını değiştirmek ve Biden’ın yemin edip göreve başlamasını engellemek. Fakat Lauria şöyle devam ediyor: “Bir darbe hayal etmiş olabilecek az sayıdaki protestocunun elinde sadece başkanlık sarayı vardı, başka hiçbir şey yoktu.” [Vurgu sonradan eklendi]

“Sadece başkanlık sarayı” mı?!

Lauria, 6 Ocak olaylarının ciddiyetini inkâr etmek için daha da saçmalayarak, “Bu, ülkenin değil, Kongre binasının kontrolünü ele geçirme girişimiydi,” diye buyuruyor. İsyancılar yalnızca Washington DC’yi ele geçirmeye çalışmışlar! Bu haber muhakkak Los Angeles, Houston, Chicago, Detroit, Boston ve New York’ta yaşayan yurttaşların yüreklerine su serpecektir.

Lauria, Cumhuriyetçilerin Seçiciler Kurulu oylaması sonuçlarını iptal ettirme çabalarını –Kongre binasına yönelik saldırıya siyasi bahane sağlayan çabaları– haklı göstermeye çalışarak devam ediyor ve şunları ileri sürüyor: “bu Cumhuriyetçiler, sonuçlara itiraz etme ve her iki mecliste de tartışmayı teşvik edip oy kullanma hakkına sahiptiler. Anayasal hakkın isyan kışkırtmak veya desteklemek olduğunu ileri sürmek olağanüstü bir aşırılıktır.” Cumhuriyetçilerin itirazının “seçimin çalındığı” biçimindeki düpedüz yalanlara dayanıyor olması Lauria’yı rahatsız ediyor gibi görünmüyor (yani, Hitler’in Almanya’nın I. Dünya Savaşı’ndaki yenilgisine ilişkin “sırtımızdan bıçaklandık” açıklamasının Trump versiyonu).

Lauria’nın Trump savunması, daha geniş siyasi zaman çizelgesini ve Trump’ın eylemlerinin bağlamını görmezden geliyor. O, Trump’ın 1 Haziran’da Washington’daki protestoculara karşı askeri polisi kullandığını ve İsyan Yasası’na başvurup orduyu ülke çapında görevlendirme tehdidinde bulunduğunu unutmuş görünüyor. Ekim ayında ortaya çıkan, Michigan ve Virginia valilerini kaçırıp öldürme planına hiç değinmiyor ki bunu kışkırtan da Trump’ın “Michigan’ı Kurtarın” çağrısıydı. Ayrıca, Trump’ın üst düzey müttefiklerinin, seçimi kaybetmesi halinde iktidarı ele geçirmek için sık sık Trump’ı sıkıyönetim ilan etmeye çağırdığını da belirtmiyor.

6 Ocak’ın bir siyasi darbe girişimi olduğunun inkâr edilmesine, Twitter’ın Trump’ın hesabını kapatmasının demokratik haklara yönelik en ciddi tehdit –Trump destekçilerinin yaptıklarından bile daha tehlikeli bir tehdit– olduğu iddiası eşlik ediyor.

Gazeteci Chris Hedges, 11 Ocak’ta Democracy Now!’a verdiği röportajda, Trump’ı bir darbe girişiminde bulunmaktan beraat ettirmek için aynı tür sözel biçimciliğe başvuruyor: “Bence, açıkçası, Trump’ın destekçilerine söylediklerini soğukkanlılıkla okursak, insanları Kongre binasına girip rehin almaya çağırmadı.”

Hedges’e göre, Twitter’ın Trump’a karşı attığı adıma her halükarda karşı çıkılmalıdır: “Ancak, özünde, bu özel şirketleri milyarlarca insan üzerinde sansür olarak yetkilendirerek tepki göstermek dönüp dolaşıp bizi vurur. Ve bunu görüyoruz da, çünkü hedef aldıkları sadece Trump değil. Nihayetinde bu tür bir sansürün bedelini her zaman sol ödüyor.”

Devlet ve şirket sansürünün başlıca hedefinin sosyalist sol ve işçi sınıfı olduğu doğrudur. Sosyalist Eşitlik Partisi, sağcı partilerin kapitalist devlet tarafından yasaklanması talebini ileri sürmez. Bununla birlikte, sosyalist sol ve demokratik hakları savunmakla ilgilenenler, seçimlerin hükümsüz kılınmasını amaçlayan silahlı bir güruhu yönlendiren faşist bir başkanın “konuşma özgürlüğü”nü korumayı kendi görevleri olarak görmezler.

Lauria, Hedges ve diğerleri, Trump’ın sınırsız ifade özgürlüğü hakkını –pratikte bu, faşist bir ayaklanmanın ortasında destekçilerini ülke çapında seferber etmesine ve yönlendirmesine izin verilmesi anlamına gelse bile– savunmalarını haklı çıkarmak için, okurlarına, Demokratik Parti’nin desteğiyle Amerikan emperyalizmi tarafından işlenen tüm korkunç suçları hatırlatıyorlar. Örneğin John Pilger, Amerika Birleşik Devletleri’nin Yemen’deki Husilere karşı işlemekte olduğu suçlara dikkat çekiyor. Bu, küçük burjuva demagojisinden başka bir şey değildir. Pilger, ABD’de neo-faşist bir rejimin kurulmasının Yemen ya da başka bir yerdeki Amerikan dış politikasının idaresini nasıl iyileştireceğini açıklamıyor.

Marksizmin ve uluslararası sosyalist hareketin tarihsel deneyiminin yol gösterdiği sınıf bilinçli bir analiz, Twitter’ın eyleminin burjuva devlet içindeki keskin bir kriz bağlamında meydana geldiğini açıklar. Burjuva devletin –şiddet yoluyla devrilmekle tehdit edilen– oldukça riskli durumdaki yarı anayasal hizbi, Trump’ın faşist destekçilerini seferber etmesini engellemeye çalışmıştır. Darbe girişiminin solcu muhalifleri, Trump’ın iletişiminin aksamasına neden karşı çıksınlar? Doğrusu, Twitter bu adımı atmamış olsaydı, sosyalistler, onun “tarafsızlığını”, oldukça doğru bir şekilde, komplocularla açık bir suç ortaklığı olarak yorumlayacaklardı.

Dahası, sosyalistler, Trump’ın komplosuna karşı işçi sınıfı muhalefetini harekete geçirmeye yönelik kendi bağımsız çabalarının bir parçası olarak, Twitter çalışanlarını ve teknoloji sektöründe çalışan diğer işçileri Trump’ın sosyal medyaya erişimini kesmeye ve silahlı destekçilerinin iletişim ağlarını bozmaya çağırırlardı. Aslında, Twitter çalışanlarından tam da böyle bir eylem lehine çok sayıda talep vardı ve bu, Twitter’ın Trump’ın hesabını kapatma kararında önemli bir faktör oldu. Bu hafta başında Vanity Fair’da çıkan bir makalede, “Twitter eğer Trump’ı atmasaydı bir isyanla karşılaşabilirdi,” deniyor. Hedges, işçilerden gelen bu tür talepleri, konuşma özgürlüğünün kabul edilemez bir şekilde ihlali olarak mı görüyor?

Dünya Sosyalist Web Sitesi, ABD hükümetinin başarılı bir faşist ayaklanmayla devrilmesinin sonuçlarına kayıtsız değildir. “Teknoloji Devleri”nin ve Demokratik Parti’nin doğurduğu tehlike, konuşma özgürlüğünün koşulsuz savunulması kisvesi altında, faşist örgütlerin desteğiyle Trump önderliğinde bir otoriter rejimin kurulmasını pasif bir şekilde kabul ederek ortadan kalkmayacak. Kongre’ye yönelik faşist bir saldırının ortasında, bizim sloganımız şu olamaz: “Hitler’den Elinizi Çekin! Trump’a Konuşma Özgürlüğü!”

Lauria, Hedges ve diğerlerinin yanlış ve siyasi olarak yönünü şaşırmış savlarına yanıt verirken, niyetimiz, onların Amerikan kapitalizminin suçlarının ifşa edilmesine yönelik gazetecilik katkılarını inkâr etmek ya da gözden düşürmek değildir. Bununla birlikte, onların bu büyük ve eşi görülmemiş krize verdikleri yanıt son derece yanlıştır ve buna karşı çıkılmalıdır.

Bu tür bir küçümseme Trump’a siyasi bahane sağlamakla kalmaz, Amerikan demokrasisinin gücü hakkında kayıtsızlık tohumları eker. Taktiksel başarısızlıkla bile, ayaklanmanın sonuçları uzun ömürlü olacaktır. Darbenin sonucu, Demokratların komployu örtbas etme çabalarının da yardımıyla, aşırı sağı Amerikan siyasetinin yapısına entegre etmek olacak.

İşte bu yüzden kritik sorun işçi sınıfının siyasi eylemidir. İşçi sınıfı, bu krizden çıkılmasını Demokratlara, Cumhuriyetçilere veya bu hususta, “Teknoloji Devleri”ne bırakamaz.

6 Ocak olaylarının önemi kavranmalı ve siyasi dersler çıkarılmalıdır. Emekçileri ve gençleri eğitmek, gerçek bir sosyalist kitle hareketi inşa etmek ve halkın ezici çoğunluğunun demokratik ve sosyal haklarını savunmak ancak bu temelde mümkün olacaktır.

16 Ocak 2021

Joseph Kishore ve David North