Belarus: AB ve Washington baskıyı arttırırken grevler yayılıyor

Andrea Peters
15 Ağustos 2020

Belarus’ta polis baskısı, geçtiğimiz Pazar günü yapılan devlet başkanlığı seçimlerinin sonucuna yönelik halk öfkesini bastırmakta başarısız olurken, Devlet Başkanı Aleksandr Lukaşenko hükümetine karşı protestolar büyümeye devam ediyor. Ülkenin Merkezi Seçim Kurulu, Pazartesi günü, Lukaşenko’nun kullanılan oyların yüzde 80’ini aldığını ve başlıca rakibi olan Svetlana Tikhanovskaya’yı ezici bir şekilde yenilgiye uğrattığını ilan etmişti. 26 yıldır Lukaşenko’nun kontrolü altında olan hükümetin sonucu tahrif ettiğine ilişkin yaygın bir inanç var.

Perşembe günü, binlerce gösterici başkent Minsk’in sokaklarına döküldü. Ülke genelindeki daha küçük kentlerde de protestolar düzenlendi. Belarus’taki ana otomotiv fabrikası BelAZa’daki işçiler greve gitti ve metalürji, elektronik ve teknoloji, eczacılık, suni gübre, seramik, vb. fabrikalardan işçiler de onlara katıldı. Sağlık emekçileri ve Minsk Filarmoni Orkestrası üyeleri de iş bıraktı.

BelAZa fabrikasında greve giden otomotiv işçileri

Grevler ve gösteriler, toplu gözaltılara meydan okuyarak ve toplumsal muhalefeti bastırmak için polis şiddetine başvurulmasına karşı gerçekleşiyor. Perşembe günü itibarıyla, Belarus İçişleri Bakanlığı, 6 binden fazla kişiyi gözaltına almış ve iki göstericiyi öldürmüş durumda. Belarus’un askeri polis gücü OMON, kalabalıkları tazyikli su, göz yaşartıcı gaz, plastik mermi ve ses bombasıyla püskürtmeye çalışıyor.

Bir BelAZa işçisi, basına, OMON’un fabrikadan evine dönen bir iş arkadaşını sokaktan alıp götürdüğünü ve kendisinden henüz haber alınamadığını söyledi. BelAZa grevcileri, OMON’un mahallelere işçilerin ürettiği araçlarla taşınmasını protesto ettiler.

Şimdiye kadar, protestocuların ve grevcilerin başlıca talebi, Lukaşenko’nun istifa etmesi oldu. “Defol!”, protestolarda ve grev hatlarında kullanılan ortak slogan. Göstericiler, devlet baskısının son bulmasını, siyasi tutukluların serbest bırakılmasını ve yeni seçim düzenlenmesini talep ediyorlar. Protestocuların “Yaşasın Belarus” sloganında olduğu gibi milliyetçilik belirtileri de mevcut.

Toplumsal ve ekonomik talepler şu ana kadar ön plana çıkmış görünmüyor; ancak Belarus işçi sınıfının karşı karşıya olduğu siyasi baskı, hem ülke içindeki hem de dışındaki kapitalist sınıfın gerçekleştirdiği yoğun sömürüye bütünüyle bağlıdır. Onlarca yıldır devam eden yoksulluk ücretleri, sosyal harcamalardaki kesintiler ve en son, hükümetin COVID-19 pandemisi karşısındaki öldürücü kayıtsızlığı; bunların hepsi toplumsal hoşnutsuzluğu besliyor.

Fabrikalardaki iş bırakma eylemleri, sosyal medya platformu Telegram’da NEXTA’nın yaptığı bir genel grev çağrısına yanıt olarak geldi. NEXTA, eski spor yazarı ve müzisyen, şimdi ise blog yazarı ve muhalif olan Stepan Putilo tarafından yönetilen çevrimiçi bir kanal. Putilo, muhalif faaliyetleri nedeniyle Lukaşenko hükümetinin zulmüne uğradığı için şu anda Polonya’da ikamet ediyor.

Putilo, son yıllarda ortaya çıkan ve “demokrasi” çağrısı kisvesi altında serbest piyasa kapitalizmine verdikleri desteği gizleyen, “yolsuzluk karşıtı” sosyal medya karakterlerinden biri. NEXTA tarafından ileri sürülen başlıca talep, Belarus devlet başkanlığının Tikhanovskaya’ya verilmesidir.

Yine bir demokrasi yanlısı blog yazarı olan ve eşi tutuklandıktan sonra yarışa giren Tikhanovskaya, neredeyse sadece “özgür ve adil seçimler” vurgusu yapan, büyük ölçüde içi boş bir kampanya yürüttü. Rejime karşı çıkan cesur bir anne ve ev kadını olarak resmedilen Tikhanovskaya, Belarus’un sağcı muhalefetinin çeşitli kanatları tarafından desteklendi ve Batı medyası tarafından övüldü. Bu güçlerin hiçbirinin Belaruslu kitlelerin demokratik haklarıyla ilgili en ufak bir kaygısı bulunmamaktadır. Onlar kitleleri; Belarus’un bulunduğu jeostratejik olarak önemli topraklar uğruna daha geniş mücadelede kullanılacak siyasi piyonlar ve sömürü nesneleri olarak görüyorlar.

Son derece yozlaşmış, eski Stalinist yeni zengin otokrat Lukaşenko’ya karşı halk muhalefetinin patlaması, ABD ve Avrupa Birliği (AB) tarafından Rusya’ya karşı hedeflerini ilerletmek için kullanılıyor. Minsk, uzun süredir Moskova’nın önemli bir müttefiki ve Rusya’nın batı cephesinde NATO’ya karşı kalan son siper konumunda.

Washington, Belarus’u kendi yörüngesine sokmaya çalışıyor. Yirmi beş yıllık bir aradan sonra, 2019’dan beri, Belarus’la tam diplomatik ilişkileri geri kurma süreci içinde. Eğer Belarus’u kendi yörüngesine sokma hedefine Lukaşenko ile ulaşamazsa, onsuz ulaşmaya çalışacak. ABD Dışişleri Bakanı Mike Pompeo, bu hafta başında, afallatıcı bir ikiyüzlülükle, Belarus’ta “protestoculara karşı süregiden şiddeti ve muhalefet taraftarlarının gözaltına alınmasını” kınayan bir açıklama yaptı. Bunlar, Trump yönetiminin hâlihazırda ABD genelinde büyük kentlerde yaptıklarıyla bire bir aynıdır.

Washington’ın Baltık bölgesindeki Rusya karşıtı sağcı müttefikleri, Letonya, Litvanya ve Estonya, Lukaşenko’ya baskıyı arttırıyor. Litvanya, Tikhanovskaya’ya siyasi sığınma tanıdı ve bu üç devlet, üç maddeli bir plan belirledi. Buna göre Belarus, eğer cezalandırıcı önlemlerden kaçınmak istiyorsa bu maddeleri kabul etmek zorunda. Baltık devletleri, şiddetin son bulması ve tutuklananların serbest bırakılmasına ek olarak, Belarus’un bir “devlet ve sivil toplum temsilcileri ulusal konseyi” kurmasını talep ediyorlar. Plana göre bu konseyin amacı “krizden çıkış yolları bulmak” olacak. Bu, herkesin bildiği gibi, Lukaşenko’nun siyasi iktidarı fiilen kaybetmeden razı olamayacağı bir düzenektir.

AB, Salı günü yaptığı açıklamada, Belarus’a yönelik yaptırımları görüşmek üzere Cuma günü toplanacağını duyururken, AB büyükelçileri, Perşembe günü, hükümet karşıtı bir göstericinin öldürüldüğü yere çelenk bıraktılar. Brüksel’den yapılan bir açıklamada, AB’nin “görünen şiddetten, haksız tutuklamalardan ve seçim sonuçlarının tahrif edilmesinden sorumlu olanlara karşı önlemler almaya” hazırlandığı belirtiliyordu.

AB’nin kendisini ve üyesi olan ülkeleri Belarus demokrasisinin ve Belaruslu barışçıl protestocuların savunucusu olarak sunma yönündeki girişimleri, kaba ve gülünçtür. Fransa’da hükümet, “sarı yelekli” protestoculara saldırıyor, onları gözaltına alıyor ve kaba kuvvetle dağıtıyor. Polonya’da, Belarus’taki göstericilerin gözaltına alınmasıyla aynı günlerde, polis, LGBTQ haklarını destekleyen protestocuları tekmeliyor, boyunlarını eziyor ve gözaltına alıyordu. Almanya’da ise aşırı sağcı AfD, tüm siyasi sistem üzerinde geniş bir etkiye sahip.

Lukaşenko’yu kınayanlar korosunun içinde, neo-Nazilerin üst düzey askeri makamlarda bulunduğu ve paramiliter çetelerin muhalifleri öldürerek ülke genelinde terör estirdiği Ukrayna’nın hükümeti de var.

Protesto ve grevlerin önümüzdeki günlerde nasıl gelişeceği belirsizliğini koruyor. Güç durumdaki Lukaşenko rejimi, Perşembe günü, yurttaşları, gösterilerin arkasında olduğunu savunduğu “provokatörler”in video kayıtlarını göndermeye çağırdı. Bizzat devlet aygıtı içinde Lukaşenko’ya olan desteğin kırılmaya başlandığına ilişkin bazı işaretler var. Merkezi Seçim Komisyonu’nun Vitebsk’te bulunan başkanı Sergey Pitalenko’nun yayınlanan bir ses kaydına göre, Pitalenko, seçim sonuçlarının tahrif edildiğini ve üst mercilerin yetkililere oy sayılarını değiştirme talimatı verdiğini belirtiyor.

Belarus işçi sınıfının karşı karşıya olduğu merkezi sorun, sadece Lukaşenko’ya değil ama aynı zamanda Belarus’taki tüm sözde “demokrasi” savunucularına karşı ve onlardan bağımsız bir şekilde harekete geçmektir. Minsk’teki rejim ile onun iç ve dış karşıtları arasında süregiden çatışma, otokratlar ile sözüm ona “insan hakları” ve “özgürlük” destekçileri arasındaki bir çatışma değildir.

ABD başta olmak üzere emperyalist güçler, Belarus’u, Avrasya üzerinde kontrol sağlama yönündeki daha büyük mücadelelerindeki bir piyon olarak görmektedir. Bu mücadele, merkezi olarak, Rusya ve Çin ile askeri çatışmayı kapsamaktadır. Bu güçler, bölge genelinde katliam yapmaya hazırdır ve yüzde yetmişi evde ilk dili olarak Rusça konuşan Belarus halkı, bunun sonuçlarına katlanma riski altındadır. Hem Lukaşenko hem de Rusya’daki Vladimir Putin, emperyalizmle, kendi kontrolleri altındaki geniş bölgede işçi sınıfını sömürmeye devam etmelerine, iktidarı ellerinde tutmak için şiddete ve baskıya başvurmalarına izin verecek bir anlaşmaya varabilmiş değiller.

Belarus ve Rusya işçi sınıfının Avrupa, Asya ve Amerika’daki sınıf kardeşleriyle bağlantılı birleşik mücadelesi, hem emperyalizmin hem de Sovyet sonrası ortaya çıkan egemen sınıfın yenilgiye uğratılabileceği tek temeli oluşturmaktadır. Gerekli olan program, “özgür ve adil seçimler” programı değil, sosyalist enternasyonalizm programıdır.