Polis şiddeti ve sınıf egemenliği

18 Haziran 2020

George Floyd’un öldürülmesinin ABD ve dünya genelinde kitlesel protestoları tetiklemesinin üzerinden üç hafta geçti. Egemen sınıfın siyasi temsilcileri, buna, bir yandan kaba kuvvet ve ordu baskısı tehditleriyle, diğer yandan da “reform” ve “hesap verme mecburiyeti” vaatleriyle karşılık verdiler.

Salı günü Trump, bir başkanlık kararnamesini imzaladı. Buna göre, polislerin arasına daha fazla sosyal hizmet görevlisi ve ruh sağlığı uzmanları yerleştirilecek; aşırı güç kullanmaktan dolayı atılan ya da hüküm giyen polis memurlarını takip etmek için bir ulusal veri tabanı oluşturulacak ve başkanın ifadesiyle, “polis memurunun hayatının tehlikede” olması dışında, boyna dizle bastırılması yasak olacak.

Trump, kararnamesini, “yasa ve düzen” isteyen ve protestocuları suçlayan polis memurlarının önünde yaptığı bir konuşmayla duyurdu. Trump’ın boyna dizle bastırılması konusundaki şerhi, bu öldürücü uygulamanın devam etmesine geniş bir aralık bırakıyor, zira polisler birini ağır yaraladıkları veya öldürdükleri zaman, rutin olarak kendi hayatlarından endişe ettiklerini iddia ediyorlar.

Demokratlar da büyük ölçüde Trump’ınkileri içeren kendi yüzeysel değişiklik önerilerinde bulunmuşlardı. Boyna bastırmanın yasaklanmasını ve görevi kötüye kullanan polisler için bir ulusal veri tabanı oluşturulmasını kapsayan bu öneriler, protestocular arsında popüler olan, polisin “kaynağının kesilmesi” talebini açıkça reddediyordu. Demokratların olası başkan adayı, eski Başkan Yardımcısı Joe Biden, ülke genelinde polis teşkilatını desteklemek için 300 milyon dolarlık ek federal kaynak sağlanması çağrısı yaparken, Senatör Bernie Sanders polislere daha yüksek maaş ödenmesi gerektiğini söyledi.

Bu tür önlemler hiçbir şeyi değiştirmeyecektir. Polis üniformalarının rengini değiştirmeyi de pekâlâ önerebilirler. Egemen sınıfın temsilcilerinin “reformları”, kaçınılmaz olarak, devletin bir baskı aygıtı olarak polisin güçlendirilmesi ile sonuçlanacaktır.

Polis reformu vaadi, aşırı güç kullanımının sözde çözümü olarak egemen sınıf tarafından defalarca dile getirilmiştir. 1960’lardaki kent isyanlarının ardından Demokratlar, daha fazla siyah polis memurunun işe alınmasının, daha fazla siyah polis şefinin teşkilat yönetimine gelmesinin ve daha fazla siyah belediye başkanının olmasının sorunu çözeceğini iddia ettiler.

Yarım yüzyıl sonra, polis memurlarının yüzde 13’ten fazlası Afrika kökenli Amerikalıdır ve bu, nüfusun tamamına kıyaslandığında oransal olarak yüksek bir temsildir. Siyah polis şefleri ülke genelinde polis teşkilatlarına liderlik ediyor ve büyük-küçük birçok kentte siyah belediye başkanları seçildi. Geçtiğimiz on yılda polis araçlarına kamera takılması ve vücut kameralarının uygulamaya konması, yine her derde deva çözümler olarak sunulmuştu.

Hal böyleyken, cinayetler ve kötü muamele devam ediyor; doğrusu, artıyor.

Burjuva politikacıların açıklamaları bir yana, medyada polis şiddeti üzerine yapılan tüm yorumlarda eksik olan şey, polisin ne olduğunun ve kapitalist toplumla ilişkisinin herhangi bir şekilde irdelenmesidir.

Polis şiddetinin ırkçılığın bir dışavurumu olarak tekdüze bir şekilde açıklanması, gerçekte hiçbir şeyi açıklamamaktadır. Polis teşkilatı içinde ırkçılık elbette var. Polis kuvvetlerine alınanlar arasında faşizan düşünceler yaygın. Bununla birlikte, polis şiddetinin kurbanları, her ırktan yoksullar ve ezilenlerdir. Protestolar gelişirken bile, polis cinayetleri devam etmektedir. Atlanta, Georgia’da öldürülen siyah Rayshard Brooks ile Sedalia, Missouri’de öldürülen beyaz Hannah Fizer onlar arasındadır.

Polis, ırksal baskının değil sınıf egemenliğinin bir aracıdır. Floyd’un Minneapolis’te öldürülmesiyle bağlantılı olarak, bundan seksen altı yıl önce, polisin 1934 Minneapolis genel grevine katılan grevcilere saldırılmasındaki rolünü hatırlatmak yerinde olur.

Bu, çok sayıda örnekten yalnızca bir tanesidir. 1877 Büyük Demiryolu Grevi’nden 1886 Haymarket Katliamı’na, Demokratik Parti’nin 1968 Chicago kongresi sırasında polisin dışarıdaki protestoculara yönelik şiddetli saldırısından 1977-78 ulusal kömür grevine kadar, işçiler, Amerika’daki her büyük sınıf savaşında ve toplumsal çatışmada, egemen sınıfın “yasallığını” zorla kabul ettirmenin aracı olarak polisle karşı karşıya geldiler.

Toplumsal eşitsizlik ve sınıfsal gerilimler son kırk yıldır büyürken, polis teşkilatının boyutu ve bütçesi de orantılı olarak büyüdü. Büyük ABD şehirlerinin bütçelerindeki örtülü ödeneklerin yüzde 20 ila 45’i polise gidiyor. Enflasyona göre ayarlandığında, toplam 115 milyar dolar ayrılan polis teşkilatına, kırk yıl öncesine göre 42 milyar dolar daha fazla harcama yapılıyor.

FBI’ı da kapsayan federal polis kaynakları ile eyalet ve yerel polis teşkilatları ödenekleri, aynı dönemde beş kattan fazla arttı. 1980’e kıyasla, polise ve ilişkili kurumlara yapılan toplam harcama ulusal gelirin yüzde birinden yüzde ikisine yükselirken, sosyal programlara yapılan harcamaların ulusal gelirin yüzde birinden yüzde 0,8’ine geriledi.

Dahası, polis kuvvetleri, Amerikan emperyalizminin ülke dışındaki egemenlik aracı olan orduyla giderek bütünleştiriliyor. Son yirmi yılda yaklaşık 7 milyar dolarlık askeri donanım, yerel polis kuvvetlerine aktarıldı. Trump, protestoculardan “iç teröristler” diye söz ederken, yalnızca “terörle mücadele”nin mantığını ABD içindeki muhalefete doğru genişletiyor. Protestocuların karşısına çıkarılmak üzere zırhlı araçlarla getirilen saldırı tüfekli paramiliter SWAT timlerinin görüntüleri, bir işgal gücünün bütün özelliklerine sahiptir.

ABD’deki polis cinayetlerinin ölçeği gelişmiş ekonomiler arasında benzersiz olsa da, polis vahşeti evrensel bir olgudur.

Yozlaşmış polis teşkilatının yoksul gecekondu mahallelerindeki (favela) saldırılarının hız kesmediği ve her yıl birkaç bin kişinin polis tarafından öldürüldüğü Brezilya, polis vahşetinde dünyada ilk sıradadır. Filipinler’de, binlerce yoksul işçi, faşist Devlet Başkanı Rodrigo Duterte’nin “uyuşturucuyla mücadele”sine kurban gitmiştir.

Fransa’da devlet, çoğunluğu beyaz “Sarı Yelekli” protestoculara ve eşitlik talep eden Afrikalı göçmenlere karşı tüm gücüyle saldırmaktadır. Macaristan’daki polis teşkilatı hakkında her yıl aşırı güç kullanımı nedeniyle yaklaşık bin şikayet yapılmakta ancak suç işleyen polisler herhangi bir ciddi sonuçla karşılaşmamaktadır.

Polis kuvvetlerinin acımasızlıklarıyla ünlü olduğu Kenya, Gana, Nijerya ve Güney Afrika gibi ülkelerde, polis şiddetine karşı ve George Floyd ile dayanışma amacıyla oldukça büyük protestolar patlak verdi. Bu ülkelerin her birinde her yıl yüzlerce kişi devletin güvenlik güçleri tarafından öldürülüyor. BBC News’in Nisan ayında yaptığı bir haber, “COVID-19’dan çok güvenlik güçleri Nijeryalıları öldürüyor,” diye belirterek şöyle devam ediyordu:

Dış İlişkiler Konseyi, ülkede geçtiğimiz yıl en az 1.476 kişinin devlet güçleri tarafından öldürüldüğünü söylüyor. Hükümete bağlı NHRC kurumu, Nijerya’nın koronavirüs kısıtlamaları dönemi hakkındaki raporunda, “18 ölüme yol açan 8 ayrı yargısız infaz olayı” tespit ettiğini belirtiyordu.

Bu, ırkçılıkla nasıl açıklanabilir? Siyah polis şeflerinin ve belediye başkanlarının yönetimindeki şehirlerde bu tür şiddetin yaygınlaşmasının yanı sıra polis şiddetinin uluslararası karakteri, ırksal açıklamayı; yani ABD’de söz konusu olanın “beyaz Amerika”nın “siyah Amerika”yı ezmesi olduğu iddiasını çürütmektedir.

Polis şiddeti, kapitalist toplumun karakteri ile ilgilidir. Amerika Birleşik Devletleri’ndeki olağanüstü polis vahşeti, eşitsizlik ülkesi ve mali oligarşinin yurdu Amerika’daki sınıfsal ilişkilerin olağanüstü vahşiliği ile açıklanabilir.

Friedrich Engels, 1884’te yayımlanan Ailenin, Özel Mülkiyetin ve Devletin Kökeni adlı eserinde, devlete ilişkin klasik Marksist açıklamayı yaptı. Devlet, diye yazıyordu Engels, “hiçbir şekilde topluma dışarıdan dayatılan bir güç değildir…”

Aksine, devlet, belirli bir gelişme aşamasındaki toplumun ürünüdür; bu toplumun kendisi ile çözümsüz bir çelişki içine girdiğinin, giderek aciz olduğu uzlaşmaz karşıtlıklara bölündüğünün itirafıdır.

Engels, devletin ayırt edici başlıca özelliğinin, “yalnızca silahlı insanlardan değil ama aynı zamanda maddi eklentilerden, hapishanelerden ve her türlü baskı kurumundan” oluşan bir “kamu gücü”nün kurulması olduğunu belirtir: “[Bu kamu gücü] devlet içindeki sınıfsal uzlaşmazlıklar keskinleştikçe ve komşu devletler daha büyük ve daha kalabalık hale geldikçe güçlenir.”

Yani devlet, tarafsız bir hakem değildir. Devlet ve onun “her türlü baskı kurumu”, egemen sınıfın siyasi araçlarıdır ve sınıfsal çıkarların uzlaşmazlığından doğarlar.

Sosyalist Eşitlik Partisi, polis kurumunun lağvedilmesini savunmaktadır. Ancak polisin lağvedilmesi, sınıflı toplumun lağvedilmesine bağlıdır. Ne polislerin ten rengi veya şehirdeki yetkililerin ırksal kökeni ne de şu ya da bu göstermelik reform bir şeyi değiştirir.

Polis şiddete son verilmesi ve demokratik hakların savunulması için, işçi sınıfının ABD’de ve dünya genelinde, kapitalist devleti lağvetmek, egemen oligarkları mülksüzleştirmek ve özel kâr değil toplumsal ihtiyaçlar temelinde ekonomik yaşam üzerinde demokratik denetim kurmak üzere harekete geçmesini gerekmektedir. Yani gereken, bir sosyalist devrimdir.

Niles Niemuth Joseph Kishore