İşçiler koronavirüse rağmen çalıştırılmaları karşısında grev yolunu tutuyor

Ulaş Ateşçi
6 Nisan 2020

Koronavirüs vakalarının sayısı dünya çapında 1 milyonu geride bırakırken, Türkiye Ortadoğu’da İran’dan sonra salgının merkezi olarak ortaya çıkıyor. ABD’nin ve Avrupa’nın yaptırımları nedeniyle sağlık sistemi mahvedilen İran’da vaka sayısı 50.000’i, ölü sayısı ise 3.000’i geride bırakmış durumda.

10.000 vakaya en kısa sürede ulaşan ülke olan Türkiye ise Cuma akşamı itibarıyla 20.000 vaka ve 400 ölü sayısını geride bıraktı. Hastalığın hızla yayıldığı koşullarda, fabrikalarda giderek artan COVID-19 vakalarına rağmen hükümetin işçileri çalışmaya zorlama politikasına işçi sınıfı içinde muhalefet büyüyor. Egemen seçkinlerin salgın sırasında kârlarını korumak için binlerce işçiyi kurban etmeye hazır olmasına büyük bir öfke var.

Son haftalarda Amerika ve İtalya genelinde salgın sırasında fabrikaların kapatılması talebiyle fiili grevler patlak verirken, Türkiye’de metal ya da inşaat gibi gerekli olmayan sektörlerde çalışan işçiler de salgına karşı militan bir mücadeleye girişmeye başlıyor.

Çarşamba günü Gebze’de 600’den fazla işçinin çalıştığı Sarkuysan fabrikasında, işçiler aralarında koronavirüs vakaları çıkmasına rağmen çalışmanın sürdürülmesi karışısında iş bıraktı. Bu iş bırakma eyleminin ardından fiili grevlerin yayılmasından korkan Kocaeli Valiliği, sonradan yalanlamaya çalışsa da, 15 gün boyunca iş bırakma vb. eylemleri yasakladığını ilan etti. Gebze’deki grev, İstanbul’un çeşitli şantiyelerinde ve Hatay’daki bir filtre fabrikasında gerçekleşen iş bırakma eylemlerinin örneğini izliyor ve işçiler arasında giderek güçlenen bir eğilimi yansıtıyor.

İşçilerin tehlikeli koşullarda çalışmama ve hastalığın yayılmasını durdurmak için mücadele etme kararlılığı, onları hükümet ile doğrudan karşı karşıya getiriyor.

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, dün yaptığı açıklamayla, hükümetinin, 65 yaş üstündekiler için geçerli olan sokağa çıkma yasağının kapsamını 20 yaş altındakilere genişlettiğini duyururken, 20 yaş altındaki işçilerin ne yapacağı sorusunu yanıtsız bıraktı. Ek olarak 30 büyük şehre ve Zonguldak’a araç giriş çıkışı yasaklandı fakat işçiler hâlâ kritik önem taşımayan sektörlerde çalışmak zorundalar.

Sağlık Bakanı Fahrettin Koca, Çarşamba günü düzenlediği basın toplantısında, alay edercesine, “Virüsün bu kadar hızlı yayıldığını bilmiyorduk” dese de, hükümet ilk vakayı 11 Mart’ta doğrulamıştı ve Çin, İtalya ve ABD gibi ülkelerdeki deneyimi izleme fırsatına sahipti. Ne var ki kapsamlı önlemler almak yerine, büyük sermayenin ihtiyaçlarına odaklanıldı ve kritik önem taşıyan zaman heba edildi.

Şehirlere ilişkin rakamların açıklanması için de Türk Tabipleri Birliği’nin (TTB) kendi verilerini paylaşmaya başlaması gerekti. Sağlık bakanının Çarşamba günü açıkladığı rakamlara göre, tüm vakaların yaklaşık yüzde 60’ı, 16 milyondan fazla insanın yaşadığı İstanbul’da bulunuyor. Gelgelelim Sağlık Bakanlığı’nın 2018 Sağlık İstatistikleri Yıllığı’na göre İstanbul’da sadece 7,280 yoğun bakım yatağı mevcuttu.

Ülke genelinde yaklaşık yarısı özel hastanelerde olmak üzere 25.466 yoğun bakım yatağı bulunurken, 100.000 kişi başına sadece 187 doktor düşüyor. Sağlık Bakanı Koca, yaptığı açıklamada, yoğun bakım ünitelerinde daha şimdiden yüzde 63’lük bir doluluk oranı olduğunu ifade etmişti. Türk Yoğun Bakım Hemşireleri Derneği Başkanı Ebru Kıraner, 2016 resmi verilerine göre 12.300 dolayında yoğun bakım hemşiresi olduğunu ve şu anda en az 15.000 yoğun bakım hemşiresi açığı olduğu uyarısında bulundu.

Hastaları ve öğrencileri arasında çok sevilen, onlarca yıllık deneyime sahip Prof. Dr. Cemil Taşçıoğlu’nun Çarşamba günü koronavirüsten hayatını kaybetmesinin ardından, Bakan Koca, aynı açıklamasında, Türkiye’de 601 sağlık emekçisinin hastalığa yakalanmış olduğunu belirtti. Hükümetin tersi yöndeki iddialarına rağmen, TTB ve sağlık emekçileri haftalardır gerekli koruyucu ekipman eksikliği bulunduğunun altını ısrarla çiziyordu.

Hükümet, virüsün ülke geneline yayılmasını engellemek için üretimin durdurulması ve bütün işçilere salgın süresince ücretli izin sağlanması gibi gerekli önlemleri almayı reddederken, geçtiğimiz ay yurtdışından gelenlere uzun bir süre hiçbir önlem alınmamasının yanı sıra diğer adımlarıyla da salgının yayılmasına hizmet etti. Asıl olarak büyük şirketler için açıklanan 100 milyar liralık paketin yüzde 2’sini oluşturan 2 milyar liranın geçtiğimiz günlerde 2 milyon yoksul haneye dağıtılması sürecinin PTT şubelerinden yapılmaya kalkışılması nedeniyle, postaneler önünde geniş kitleler toplandı.

Koronavirüs krizi sırasında üretimi ve ihracatı sürdürmenin başlıca önceliği olduğunu açıkça ortaya koyan Erdoğan hükümeti, işçilerin buna karşı artan muhalefetini bastırmaya çalışıyor.

Malik Baran Yılmaz adlı TIR şoförü, geçtiğimiz hafta, hükümetin koronavirüs krizine yönelik politikasının sınıfsal karakterini teşhir eden sosyal medya videosundan sonra gözaltına alınmasının ardından, sosyal medyada buna karşı gelişen protesto nedeniyle serbest bırakılmıştı. Yılmaz’ın “beni bu virüs öldürmez; beni senin bu düzenin öldürür” dediği videosu milyonlarca kez izlenmiş ve büyük destek almıştı.

Erdoğan, bu düşüncelerin işçiler arasında giderek yaygınlaşmasından duyulan korkuyla, Pazartesi günü “Milli Dayanışma Kampanyası”nı başlattıklarını duyurdu ve özellikle büyük sermaye gruplarını “dar gelirli vatandaşlarımıza ilave destek” sağlamak için bağış yapmaya çağırdı. Bu kampanyanın başlıca amacı, artan sınıfsal bölünmeye karşı dini motiflerle birlikte milliyetçiliği teşvik etmek ve kapitalistler ile işçilerin salgına karşı ortak bir mücadele yürüttüğü yalanını yaymaktır.

Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanı Fahrettin Altun’un, kampanyayı, “devletin halktan para istemesi değil, … milletin her ferdiyle sınıf, ideoloji, siyaset ayırmadan birbirine destek olması” olarak nitelemesi, artan sınıfsal kutuplaşmadan duyulan kaygıyı yansıtıyordu.

Erdoğan hükümeti salgın sırasında bütün işçilerin evde kalmasını sağlamanın mümkün olmadığını iddia etse de, gerçekte salgına karşı mücadelenin önündeki başlıca engeller, büyük şirketlerin ve bankaların çıkarları ve ayrıcalıklarıdır. 2019 verilerine göre Türkiye’de toplam servetleri 50 milyar doları bulan 27 dolar milyarderi bulunuyor. Bankaların 2019 yılı net kârları 50 milyar lira civarındaydı. Hükümetin 2018’de yaptığı askeri harcamalar ise 19 milyar dolar seviyesindeydi.

COVID-19 fabrikalara yayılırken, büyük şirketlerin kârlarını, onlarla yaptıkları işbirliğini ve konumlarını korumak isteyen sendika konfederasyonları, işçi sınıfı muhalefetinin bastırılması konusunda devletle açıkça işbirliği yapıyor.

İlk vakanın açıklanmasının ardından üç hafta boyunca öylece bekleyen Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu (DİSK), Pazartesi günü yaptığı açıklamayla, 48 saat içinde hükümetin gerekli adımları atmaması halinde, tehlikeli koşullarda çalışmama biçimindeki anayasal hakkını kullanacağını ilan etti. Beklendiği gibi bu boş tehdit havada kaldı ve DİSK, işçileri greve gitmeye çağırmadı.

Salı günü de DİSK ve Türk-İş, üretimin en az 15 gün durdurulmasını ve salgın süresince işten çıkarmaların yasaklanmasını talep ettikleri ortak bir açıklama yaptılar. Bu açıklamanın amacı da işçiler arasında artan muhalefeti kontrol altına almak ve fiili grevlerin patlaması tehlikesini sınırlamaktı.

Hükümet, büyük sermaye ve sendikalar arasında işçilerin sağlığı ve hayatı pahasına sürdürülen bu gerici işbirliğine karşı, işçi sınıfının işyerlerinde ve mahallelerde kendi bağımsız taban komitelerini inşa etmesi gerekiyor. İşçi sınıfı, milyonlarca insanın hayatını ve sağlığını doğrudan ilgilendiren siyasi bir mücadele ile karşı karşıyadır.

Gerekli olmayan tüm işyerleri bütün işçilere tam ücret ödenecek şekilde derhal kapatılmalı ve sığınmacıları, cezaevindekileri ve toplumun en savunmasız diğer kesimlerini salgına karşı korumak için gerekli önlemler alınmalıdır. Sığınmacılar, Türkiye Cumhuriyeti yurttaşlarıyla eşit bir şekilde, virüs testlerine ve ücretsiz sağlık hizmetine ulaşabilmelidir. Siyasi tutuklular ve gazeteciler, infaz düzenlemesinden dışlanmamalı ve derhal serbest bırakılmalıdır.

Bu küresel kriz, milyarlarca insanın hayatını korumanın tüm dünyada işçi sınıfının siyasi iktidarı ele geçirmesini ve süper zenginleri mülksüzleştirmesini gerektirdiğini açıkça gözler önüne sermiştir.

Yazar ayrıca şunları öneriyor:

İşçi sınıfı, sosyalizm ve salgınla mücadele
[1 Nisan 2020]

Koronavirüs vakalarıyla birlikte işçilerin hükümete öfkesi artıyor
[30 Mart 2020]

Hükümetlerin salgına yönelik politikasına karşı Avrupa’da grevler artıyor
[26 Mart 2020]

Hükümetin koronavirüs önlemleri: Sermayeye milyarlar, işçilere hiçbir şey
[21 Mart 2020]