Suriye üzerine Rusya-Türkiye zirvesinin ortasında Almanya ve ABD savaş tehdidinde bulunuyor

Alex Lantier
25 Ekim 2019

Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan Salı günü Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ile Suriye’deki savaş üzerine zirvede görüşmek üzere Soçi’ye giderken, Berlin ve Washington, Ortadoğu’da tüyler ürpertici topyekun savaş tehditlerinde bulundular.

Trump’ın Ortadoğu politikası üzerine sert bir anlaşmazlığın geliştiği Washington’da, Dışişleri Bakanı Mike Pompeo, NATO müttefiki ve büyük bir bölgesel askeri güç olan Türkiye ile savaş tehdidinde bulundu. Pompeo, Türkiye’nin Kürtlere yönelik askeri harekatına tepkisinin ne olduğu sorulunca, şu yanıtı verdi: “Barışı savaşa tercih ediyoruz. Ama kinetik eylem ya da askeri eyleme gerekirse, Başkan Trump’ın bu eyleme girişmeye tamamen hazır olduğunu bilmelisiniz.”

Bununla birlikte en saldırgan öneri Berlin’den geldi. Savunma Bakanı Annegret Kramp-Karrenbauer, büyük bir Avrupa Birliği (AB) gücünün sözüm ona Rusya ve Türkiye ile koordinasyon haline çalışacak şekilde kuzey Suriye’yi işgal etmesi çağrısı yaptı. Alman bakan şunları söyledi: “Benim önerim, Türkiye’yi ve Rusya’yı da kapsayan, uluslararası ölçekte kontrol edilen bir güvenli bölge kurmamız. Bunun, NATO’daki Avrupa devletlerinin güçlü bir siyasi ve diplomatik yanıtı olacağına inanıyorum.”

Bu öneriye göre, Almanya’dan, Britanya’dan, Fransa’dan ve diğer AB devletlerinden on binlerce asker, AB’nin onlarca yıl içindeki en büyük yurtdışı işgal gücü olarak seferber edilecek. Kramp-Karrenbauer’in Hristiyan Demokrat Birlik’i (CDU) için bir dış politika uzmanı olarak görev alan eski Alman subayı Roderich Kiesewetter, 30-40 bin askerinin buna dahil olacağını tahmin ediyor.

Kramp-Karrenbauer, teklifini, Çarşamba günü Brüksel’de yapılacak NATO savunma bakanları toplantısında öne sürecek.

Bu teklif, resmi Avrupa politikasında son on yıl içinde yaşanan çok büyük sağa kayışa tanıklık etmektedir. Berlin, Nazilerin 1945’te çökmesinden bu yana ilk kez bir uluslararası askeri harekat önerisinde bulunuyor; daha önce, Washington, Paris ya da başka güçler tarafından başlatılan savaşlara destek veriyordu. Ne var ki Berlin, Washington’ın 2013’te Suriye’yi bombalamaktan vazgeçmesinden kısa süre sonra dış politikasını yeniden askerileştirmeye başladığı için, politikacılar ve sağcı akademisyenler, köklü halk muhalefetinin üstesinden gelmek üzere durmaksızın militarizmi teşvik ettiler.

Avrupa genelindeki askeri takviyenin ortasında, Fransa ve İsveç, zorunlu askerliği geri getirmek için zaman çizelgeleri ilan ettiler. AB güçleri, toplu bir şekilde, önümüzdeki yıllarda ordularına milyarlarca avro akıtma sözü verdiler. Kramp-Karrenbauer’in açıklamaları, bu takviyenin yabancı istilasına karşı Avrupa’yı demokrasi için güvenli kılmayı değil, AB güçlerini kendi stratejik çıkarları açısından son derece önemli olan petrol zengini bölgelerde yeni sömürgeci savaşlar yürütmeye hazırlamayı amaçladığını göstermektedir.

Hem Amerika’daki hem de Avrupa’daki emperyalist çevreler, Suriye’de uğradıkları yenilgiden dolayı askeri ve mali avantajların Rusya’nın, İran’ın ve Çin’in payına düşebilecek olmasında son derece öfkeliler. ABD’deki Brookings Enstitüsü adlı düşünce kuruluşunun yayımladığı son bir makale bu konuda şöyle yakınıyordu: “Kazançlı yeniden inşa anlaşmaları olasılığı, Suriye’nin uğradığı yıkımdan çıkar sağlamaya bel bağlayan hükümetlerin ve firmaların bir ilgi sağanağını tetiklemiş durumda. Rejimin en sıkı müttefikleri olan Rusya ve İran, Suriye’nin yeniden inşası biçimindeki altına hücumdan en önde gelen faydalanıcılardır; Çin de onlardan çok geride sayılmaz.”

Washington ile AB arasında, her iki taraftan da gelen milyarlarca dolarlık ticaret savaşı niteliğindeki gümrük vergileri tehditleriyle ticaret savaşı tırmanırken, ABD ile AB arasındaki jeostratejik farklılıklar da genişliyor. Bununla birlikte, AB güçleri de, NATO’nun Suriye’deki İslamcı ve Kürt vekillerinin yenilgisini ve Rusya destekli Suriye Devlet Başkanı Beşar Esad yönetiminin zaferini kendi stratejik çıkarlarına ve dünya konumlarına bir tehdit olarak görüyorlar. Berlin kendi bağımsız çıkarlarını geliştirme peşinde koşarken, bunu, şimdilik, gitgide zayıflayan ve istikrarsız NATO ittifakı örtüsü altında yapıyor.

Alman haber dergisi Der Spiegel, “Suriye bozgunu Ortadoğu ve Avrupa için ne anlama geliyor” başlıklı bir makalede, şu uyarıda bulundu: “Şimdi ABD kuzey Suriye’den çekilirken, bir otokrat üçlüsü ülkeyi kendi aralarında bölüşüyor. … ABD’nin geçtiğimiz hafta Suriye’den çekilmesinde olduğu gibi, tek bir hareketin küresel politikada böylesine hızlı bir olaylar zincirini tetiklemesi ender görülür.”

Trump’ın Kürt politikasını “bir dünya gücünün sonu” olarak adlandıran Der Spiegel, şöyle devam ediyordu: “Suriye’de bir nöbet değişimi meydana geliyor. Avrupalılar ve Amerikalılar Suriye’deki vahşetleri durmadan kınıyor ama onları önlemek için hiçbir şey yapmıyorlar. Aynı anda, despotlar –Esad, Erdoğan ve Putin– galipler olarak ortaya çıkıyor. Ve bunun sonuçları Ortadoğu’nun çok ötesinde hissedilecek.”

AB’nin Ortadoğu despotlarını kınaması ikiyüzlülük kokmaktadır. Yalın gerçek şu ki, emperyalist güçler, şu anda, 2003’te Irak istilasını meşrulaştırmak için kullandıkları kitle imha silahları iddiası gibi yalanlara ve provokasyonlara dayanarak başlattıkları onlarca yıllık savaşlardan sorumlu oldukları Ortadoğu’da küçük düşürücü bir yenilgiyle karşı karşıyalar.

Şu anda NATO güçleri, Suriye ve Irak genelinde genel bir geri çekilme süreci içindeler. Washington ve onun Avrupalı müttefikleri, bu ülkelerde, Irak’a karşı 1991’deki Körfez Savaşı’ndan bu yana NATO önderliğinde yürütülen kanlı yağma savaşlarına girmişlerdi. Bu savaşlar, toplu olarak ele alındıklarında, milyonlarca insanı katletmiş ya da yaralamış ve on milyonlarca insanı sığınmacı haline getirmiştir. Geri kalan ABD askerlerinin kuzey Suriye’den aceleyle çekilmesi, şu anda bir öfkeli protestolara yol açıyor.

Haberlere göre, ABD’nin zırhlı araç konvoylarının geçtiği Suriye köylerinde yaşayanlar, konvoyları domates ya da yumurta yağmuruna tuttular ve Washington’ı Kürt müttefiklerine ihanet etmekle suçlayan sloganlar attılar. Aynı konvoylar, Irak sınırını geçtikten sonra da, başka protestolarla ve İngilizce “Fuck off” sloganlarıyla karşılandılar.

ABD’nin Ortadoğu’daki askeri konumuna yönelik bir başka darbe, ABD’nin 2003’teki savaşıyla Irak’ta kurulan yeni sömürge tipi kukla rejimden geldi. Şu anda İran’la daha sıkı bir birlik oluşturmuş olan Bağdat yönetimi, bu ayın başındaki kitlesel protestoları kanla bastırması skandalıyla sendeliyor. Protestocuları kafalarından ve gövdelerinden vuran Irak birlikleri 121 kişiyi katlettiler. Aynı zamanda Lübnan’da kitlesel protesto dalgası devam ediyor.

Salı günü, Irak yönetimi, ABD Savunma Bakanı Mark Esper’in, Suriye’den ayrılan ABD askerlerinin terörist gruplarla mücadele etmek için Irak’ta kalacağı iddiasını aniden geçersiz kıldı. Irak ordusu, ABD güçlerinin Irak’ta kalmaya değil sadece ülkeden geçip gitme iznine sahip olduğunu belirten bir açıklama yayımladı.

Hem Berlin’in kuzey Suriye’de bir AB askeri işgali önerisi hem de Pompeo’nun açıkça Türkiye ile topyekun savaş tehdidinde bulunması, Ortadoğu’daki emperyalist şiddette çok büyük bir tırmanma çağrısıdır. Bu, aynı zamanda, kuvvetleri Suriye hükümeti ile müttefik olan büyük nükleer silahlı güç Rusya ile doğrudan bir askeri çatışma tehlikesini de kapsamaktadır. Böyle bir tırmanma, kaçınılmaz olarak, hem bölgede askeri muhalefetle hem de Ortadoğulu işçiler ve gençler arasında büyüyen protestolarla ve emperyalizm karşıtı hislerle karşılaşacaktır.

Kramp-Karrenbauer söz konuşlanmayı Rus ve Türk yetkililer ile koordine etmeyi önerse de, Salı günü Moskova’nın buna karşı olduğunun bütün işaretleri görülebiliyordu. Berlin’in önerisi sorulduğunda, Kremlin sözcüsü Dmitri Peskov meseleyi geçiştirdi ve Moskova’nın bunun olasılığını bile hiçbir şekilde değerlendirmemiş olduğunu ima etti: “Bu yeni bir girişim, bu konuda net bir görüş yok. Gözden geçirmek gerekecek.”

Fakat Alman devlet kanalı Deutsche Welle’nin röportaj yaptığı Rusya Dış Politika Konseyi adlı düşünce kuruluşu temsilcisi Ruslan Mamedov açıkça şunu söyledi: “Rusya’nın resmi tavrı, tüm yabancı birliklerin Suriye’den ayrılması gerektiği biçimindedir. AB ülkelerinin ve Rusya’nın ortak kontrolü altında bu tür bir güvenli bölgenin gelişeceğini sanmıyorum.”

Erdoğan ise, Soçi’de Putin ile yedi saat süren bir toplantıya katıldı. Toplantı, Suriye’de kalan NATO destekli milislerin saf dışı edilmesini ve Türkiye ile orta sınır boyunca oldukça yakın faaliyet gösteren Suriye ordusu arasında bir savaşın patlamasını önlemeyi amaçlıyordu. Sonuçta varılan ve daha sonra Putin’le telefonda görüşen Esad tarafından da onaylanan anlaşma, Suriye-Türkiye sınırını Türk askerlerinin devriye gezeceği ve Kürt güçlerinin buradan ayrılmaması durumunda onlara karşı askeri harekatın devam edebileceği bölgelere ve Suriye sınır muhafızları ve Rus askeri polisi tarafından ortaklaşa kontrol edilen bir alana bölüyor. IŞİD savaşçısı olduğu iddia edilenler ise, NATO destekli Kürt birlikleri tarafından, korkunç koşullardaki esir kamplarında kalacaklar. Son olarak, anlaşma, Suriye’nin Kürdistan İşçi Partisi (PKK) güçlerine ev sahipliği yapmamasını gerektiren 1998 Adana mutabakatını tekrar teyit ediyor.

Moskova’nın Suriye’de birlikleri bulunan Washington ve onun Avrupalı müttefikleri ile arasındaki mesafeye dikkat çeken Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov şunları söyledi: “Bizler özellikle ABD’ye ve onun tutumuna bakmıyoruz. Bu tutum oldukça değişken ve çelişkili ve elbette, ABD’nin önderlik ettiği Suriye’deki koalisyon yasadışı. Bu çok iyi biliniyor.”