ABD’nin füze antlaşmasından çekilmesi, küresel nükleer silahlanma yarışını tetikliyor

Andre Damon
27 Şubat 2019

İnsan uygarlığını yıkımın eşiğine getirmiş olan Küba Füze Krizi’nden yarım yüzyıl sonra, Washington, daha da tehlikeli bir küresel nükleer cepheleşmeyi körüklüyor.

Geçtiğimiz ay, Beyaz Saray, ABD’nin, 5.000 mile kadar menzili olan karaya konuşlu füzelerin yerleştirilmesini yasaklayan Orta Menzilli Nükleer Güçler (INF) antlaşmasından ayrılacağını duyurmuştu.

Askeri stratejistler ve düşünce kuruluşları, Pentagon’un hem Doğu Avrupa’ya hem de Çin kıyısı açıklarındaki adalara kısa ve orta menzilli, nükleer kapasiteli füzeler konuşlandırma planları olduğunu açıkça ortaya koydular. Bu ayın başında, Pentagon, antlaşma eliyle yasaklanmış olan silahları konuşlandırma planlarını hızlandırdığını; “sistemlerde daha önce atamadığı adımları atacağını” açıkladı.

Çarşamba günü, Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, Rusya’nın, ABD’nin Avrupa’ya herhangi bir füze konuşlandırmasına orantılı “ve asimetrik olarak” misilleme yapacağını söyleyerek, hem ABD’nin fırlatma tesislerini hem de Washington’ı ve Avrupa başkentlerini kapsayan “komuta merkezleri”ni hedef alacağını açıkça ortaya koydu.

Putin, ABD’nin bu tür füzeleri konuşlandırması durumunda, bu füzelerin “sadece 10-12 dakikada Moskova’ya ulaşabileceğini”; bunun da “Rusya için tehlikeli” bir durum olacağını açıkladı.

Putin, büyüyen cepheleşmenin gitgide 1962 Küba Füze Krizi’ni hatırlattığı uyarısında bulundu. Mevcut durumun, Amerikan Jüpiter balistik füzelerinin 1961’de Türkiye’ye yerleştirilmesi eliyle tetiklenmiş olan o olayla su götürmez benzerlikleri bulunmaktadır. Sovyetler Birliği, Jüpiter balistik füzelerine karşılık olarak, Florida Sahili’nden sadece 170 kilometre uzakta olan Küba’ya orta menzilli nükleer füzelerini yerleştirmişti. Olayda pay sahibi olan çok sayıda kişi, nükleer savaşın kıl payı engellendiği gerçeğine tanıklık etmiştir.

Amerikan Mk 41 Dikey Atış Sistemi’nden fırlatılan bir Tomahawk seyir füzesi. Bu fırlatma sistemleri, Doğu Avrupa’daki Amerikan “Füze Savunma” tesislerine kuruluyor.

ABD’nin INF antlaşmasını ihlal ederek füzeler konuşlandırma planları şimdiden oldukça ilerlemiş durumda. Putin, konuşmasında, ABD’nin Polonya’ya ve Romanya’ya kurulan füze savunma sistemlerinin, nükleer bir yükle donatılmış orta menzilli Tomahawk füzeleri fırlatma kapasitesine sahip olduğunu ileri sürdü. Washington’ın, Rusya’nın INF antlaşmasını ihlal ettiği iddiaları büyük ölçüde kanıtlanmamış kalırken, Atom Bilimcileri Bülteni, Putin’in iddiasını destekleyecek şekilde, şunları belirtti: “herkes için elde edilebilir bilgiler, ABD’nin Doğu Avrupa’daki Aegis (Kalkan) esaslı sistemlerinin, eğer seyir füzeleri ile donatılmışlarsa, gerçekten de INF’yi ihlal edeceğini açıklığa kavuşturuyor.”

Bülten, şunları ekliyor: “Eğer Doğu Avrupa’daki Aegis esaslı sistemlere Amerikan seyir füzeleri (ya mevcut Tomahawk ya da Rusya’nın, ABD’nin geliştirdiğini iddia ettiği yeni bir füze) tedarik edilirse, bunlar, Rusya sınırlarına yönlendirilmiş, müthiş saldırgan güçler haline gelecekler. Ve Rusya’nın, Aegis sistemlerine füze savunma füzeleri ya da nükleer silahlı seyir füzeleri yüklenip yüklenmediğini bilmesi için çok az yol olacak.”

Pentagon, Amerikan “füze savunma” yerlerinin nükleer seyir füzesi ateşleme kapasitesine sahip olup olmadığı konusunda sıkıştırılınca, tesislerin yazılımının bunu yapmayı engellediğini açıklayarak, soruya olumsuz yanıt vermişti. Atom Bilimcileri Bülteni de, aynı şekilde, bunu, “sistemin mühendislik tasarımına uymayan, yanlış bir sav” olarak adlandırdı.

Başka bir ifadeyle, bu tesisleri seyir füzesi fırlatma platformlarına dönüştürmek için bir yazılım güncellemesinden biraz fazlası gerekecek.

Rusya’nın INF’nin ihlal edilmesine vereceği “orantılı” yanıt, karaya konuşlu füzelerin ABD sınırının birkaç yüz kilometre yakınına yerleştirilmesini zorunlu olarak içerecektir ki bu, büyük ölçüde olanaksız bir projedir. Putin, Rusya’nın, karadan atılan seyir füzeleri yerleştirme yönündeki herhangi bir adıma karşılık olarak, ABD sınırlarının birkaç yüz kilometre yakınlarındaki gemilere ve denizaltılara sesten hızlı füzeler yerleştirme biçiminde “asimetrik” bir yanıtı hayata geçirmeye hazır olacağını açıkça ortaya koydu.

Putin, şunları söyledi: “Yapabileceğimiz hızlarla, gemilerimizi karasularından ve hatta belirli bir ülkenin özel ekonomik bölgesinden uzağa yerleştirebiliriz. Okyanusta uzakta, tarafsız sularda olabilirler. Donanma gemilerinin ve denizaltılarının orada olmasını hiç kimse yasaklayamaz.”

Rusya, ABD’nin Avrupa’yı bir nükleer füze ateşleme yeri haline getirme planlarına karşılık olarak, Amerika’nın Doğu Kıyı Şeridi’ni, nükleer füzelerle donatılmış denizaltıların, gemilerin ve uçakların, dünyadaki en yoğun nüfuslu kıyı şeritlerinden birinden sadece birkaç yüz kilometre ötede konumlanmak için itişip kakıştığı büyük bir avcı zincirine dönüştürme tehdidinde bulunuyor.

Ve bu, benzer bir cepheleşmenin Çin kıyısı açıklarındaki denizlerde her gün yaşanması nedeniyle, Trump’ın Beyaz Saray’ı tarafından düşlenen çok kutuplu nükleer distopyanın sadece bir alanı olacak.

Bu da yetmezmiş gibi, tüm bunlar, bugünkü balistik füzelerle değil ama ses hızından 25 kat hızlı giden hipersonik füzelerle olacak; saptanan füzenin bir deneme mi, yanlış alarm mı, yoksa topyekün bir termonükleer saldırı mı olduğuna karar vermek için sadece iki-üç dakikalık bir “karar verme süresi” olacak ve ölümcül bir yanlış hesaplama milyarlarca insanın yaşamını tehlikeye atma olasılığını gündeme getirecek.

Bu yıkıcı gidişat, bizzat Putin’in de içinden çıktığı SSCB’nin dağıtılması ile harekete geçirilmişti. Yaklaşık otuz yıl önce, SSCB’nin dağılması, zafer çığlıklarıyla karşılanmış; “liberal demokrasi”nin küresel zaferi nedeniyle, nükleer savaşın geçmişe ait bir şey haline geldiği ilan edilmişti. Ne var ki SSCB’nin sonu, bir “barış temettüsü”ne değil; tersine, Irak’ta, Sırbistan’da, Afganistan’da, Libya’da ve Suriye’de sonu gelmeyen savaşlara yol açtı. ABD, artık, Pentagon’un “stratejik rekabet” doktrini ile birlikte, Rusya ve Çin gibi nükleer silahlı “büyük güçler”e karşı topyekün bir savaşa hazırlanıyor.

SSCB’nin dağılmasından sonra, ABD ve NATO, Rusya’yı bir yarı sömürge konumuna getirmek amacıyla, kuvvetlerini yüzlerce kilometre doğuya, Rusya sınırlarına dayamış durumda.

Buna karşılık, Rus oligarşisinin toplumsal çıkarlarını temsil eden Putin hükümeti, iflas etmiş bir politika izliyor. ABD’deki ya da dünya çapındaki savaş karşıtı duyarlılığa herhangi bir şekilde başvurmaktan aciz olan Kremlin, ödleklik ile çılgın maceracılık arasında bocalıyor. Putin, bir yandan Amerikan “ortaklar”ına akıllarını başlarına getirmek için sonuçsuz çağrılar yapıyor ve aynı anda, Washington’ı nükleer silahlarla hedef alacağı gibi provokatif açıklamalarla, nükleer savaş tehditlerinde bulunuyor.

Trump yönetimi küresel nükleer silahlanma yarışının en saldırganı olsa da, süreç evrenseldir. Münih Güvenlik Konferansı’nın bir raporu, “nükleer silahların rolü … büyüyor” diye belirtmiş ve ABD ile Rusya’nın dışında, “nükleer silahlı dokuz devletin tamamı, görünüşe göre yeni bir belirsizlik döneminde üstünlük kazanma amacıyla, kendi cephanelerine eklemeler yapıyor ya da onları iyileştiriyor,” diye eklemişti. Önceden nükleer silah geliştirmekten uzak durmuş olan Almanya’da, egemen seçkinler içinde, bağımsız bir nükleer güç olma talebi her geçen gün güç kazanıyor.

Trump ise, önceli Barack Obama’nın politikalarını sürdürüp yoğunlaştırıyor. “Umut ve değişim” adayı Obama, bu yıl montaj hatlarından çıkmaya başlayan “düşük verimli”, “kullanılabilir” nükleer silahlar üretmek için trilyon dolarlık bir nükleer modernleştirme programı başlatmıştı.

Yeni küresel silahlanma yarışının evrenselliği, bunun şu ya da bu ülkenin siyasi şartlarının ürünü olmayıp, kriz içindeki kapitalist sistemi saran evrensel bir sürecin ifadesi olduğunu ortaya koymaktadır. Dünyanın her yerinde, egemen sınıflar, milliyetçiliğin ve yabancı düşmanlığının yükseltilmesine ek olarak, savaşta, yağmada ve fetihte, uluslararası işçi sınıfının yükselen grev hareketi ile dışavurulan yoğun iç sınıfsal basınçları dışarıya doğru yönlendirmenin araçlarını görüyorlar.

Bununla birlikte, bu yükselen işçi sınıfı hareketi, savaşın, diktatörlüğün ve toplumsal eşitsizliğin kaynağı olan kapitalist sisteme son vermek için sosyalist bir program temelinde harekete geçirilmesi yoluyla, egemen seçkinlerin öldürücü savaş hedeflerine karşı koymanın araçlarını sunuyor.