Ortadoğu’da ABD-Avrupa çatışması artarken Erdoğan Berlin’i ziyaret etti

Alex Lantier
1 Ekim 2018

Türkiye Devlet Başkanı Recep Tayyip Erdoğan, Ortadoğu'da Washington ile Avrupa Birliği (AB) arasındaki patlayıcı çatışmaların ortasında, üç günlük bir ziyaret için Perşembe günü Berlin'e geldi. Erdoğan, ziyareti sırasında, Almanya Cumhurbaşkanı Frank-Walter Steinmeier ile bir devlet yemeğine katılacak ve Başbakan Angela Merkel ile iki kez bir araya gelecek.

Erdoğan'ın Washington'a karşı bir müttefik aramak için Berlin'e gittiği neredeyse hiç gizlenmedi. Erdoğan hükümeti, Trump’ın gümrük tarifeleri ve Türkiye’yi hedef alan ticaret savaşı önlemleri ile şiddetlenen bir ekonomik kriz ve para birimi çöküşüyle karşı karşıya ve ABD'nin Suriye'deki kanlı NATO savaşında Kürt milliyetçilerini vekil gücü olarak kullanmasına şiddetle karşı çıkıyor. Dahası, Washington'un, ABD ve Avrupa emperyalizmi arasındaki gerilimlerle aynı zamana denk gelecek şekilde, AKP hükümetine karşı da hareket ettiği açıkça ortada.

Almanya, geçtiğimiz günlerde, İran'a karşı ABD yaptırımlarından kaçınmak için Çin ve Rusya ile ortak bir mekanizma kurmaya çalışan Fransa’ya ve Britanya'ya katıldı. AB'nin üst düzey yetkilileri, avroyu ABD dolarına alternatif olarak kullanma çağrısı yaptılar. Avrupa burjuvazisindeki etkili güçler, Amerikalı emperyalist stratejistlerin ABD'nin temel ulusal güvenlik çıkarları olarak gördüğü şeylere yönelik doğrudan meydan okumaları açıkça değerlendiriyorlar.

Erdoğan, Berlin’e gelmeden önceki gün, Frankfurter Allgemeine Zeitung’da, “Dünyadaki çarpıcı gelişmeler, hem Almanya hem de Türkiye için ikili ilişkilerde yeni bir sayfa açmayı, farklılıklarını bir kenara bırakıp ortak çıkarlarına odaklanmayı vazgeçilmez kılmaktadır.” diye yazdı ve ekledi: “Anlaşmazlıklarımızla ilgili olarak, tüm diyalog kanallarını açık tutmalı, görüş alışverişlerimizi sürdürmeli ve azami empati göstererek, karşılıklı duyarlılıklarımızı anlamaya çalışmalıyız.”

Erdoğan, ayrıca, Kürt milliyetçisi Kürdistan İşçi Partisi (PKK) ve Temmuz 2016'da ABD ve Almanya desteği ile başlatılan darbenin Türkiyeli destekçilerine verdiği ismiyle “Fetullahçı Terör Örgütü (FETÖ) hakkında, “PKK ve FETÖ üyeleri ve örgütleri, ikili ilişkilerimizi sabote etmek için manipülasyonlar ve sahte haberler de dahil olmak üzere çeşitli araçlar kullanıyorlar” diye yazdı. Erdoğan hükümeti, ABD'nin Suriye'deki vekil savaşında Kürt milliyetçi güçlerine bel bağlamasına özellikle öfkeli.

Geçtiğimiz ayın sonlarında, Türkiye ekonomisi sendeler ve lira döviz piyasalarında çökerken, Berlin, Trump’ın Türkiye'ye yönelik gümrük vergilerine karşı koymaya ve Avrupa ekonomisini de vuracak bir ekonomik çöküşü önlemeye çalışacağını açıkça ortaya koymuştu.

Alman hükümeti sözcüsü Ulrike Demmer, “Federal hükümet, Türkiye'deki gelişmeleri yakından takip ediyor. İstikrarlı, müreffeh ve demokratik bir Türkiye bizim çıkarımızadır.” demiş ve eklemişti: “Bildiğiniz gibi hazırlıklar devam ediyor. Devlet Başkanı Erdoğan'ın ziyareti öncesinde, maliye bakanı [Türk] mevkidaşıyla görüşecek.”

Almanya Maliye Bakanı Olaf Scholz, dün yaptığı açıklamada, Erdoğan’la yapılacak zirvede Türkiye'ye doğrudan ekonomik yardım planlarının yer almayacağını söylemiş olsa da, Berlin ile Ankara arasındaki görüşmeler geçtiğimiz ay hızla ilerledi. Almanya Dışişleri Bakanı Heiko Maas, 5 Eylül'de Türkiye'ye gitti. 21 Eylül'de Türk yetkililerle ekonomi üzerine yapılan üst düzey görüşmelerden sonra, Alman yetkililer, Suriyeli sığınmacıların Avrupa'da sığınma talebinde bulunmalarını engellemek için onları Türkiye’de alıkoyan AB'nin acımasız sığınmacı karşıtı politikasını sürdürmesini sağlayan Türkiye’nin yardımına değer verdiklerini vurguladılar.

Erdoğan'ın, 15 Temmuz 2016 darbesinden dolayı terör suçlaması ile tutuklanan Almanya-Türkiye çifte vatandaşı gazeteci Deniz Yücel'i serbest bırakması da Berlin ile Ankara arasındaki ilişkilerin ısınmasına zemin hazırlamıştı.

Berlin’e, Türkiye’ye ihracat yapan Alman firmaları için ihracat sübvansiyonları sunma (yani, Berlin’e, Alman sanayisinin herhangi bir mali çöküşle aksamasını sınırlayacak şekilde, Türk bankaları bunlar için ödeme yapamasa bile, Alman firmalarının ürünlerini Türkiye’ye göndermeleri için ödeme yapılması) yönünde planlar öne sürülmüş durumda.

Almanya ve Türkiye arasındaki ilişkilerde “yeni bir dönem” çağrısı yapan Almanya Ekonomi Bakanı Peter Altmaier, “Çok yakın ekonomik işbirliğine sahibiz. Türkiye'de 7.500'den fazla Alman şirketi faaliyet gösteriyor” dedi ve ekledi: “Ortak jeostratejik çıkarları paylaşıyoruz. … Sıklıkla, iç savaşlar ve sığınmacılar ile karakterize edilen bölgeyi istikrara kavuşturmak istiyoruz.”

Bu, Türkiye ile ABD arasındaki ilişkilerin çöküşü ile keskin bir karşıtlık sergiliyor. Donald Trump, Türkiye’ye, lirayı dibe iten (yüzde 40 değer kaybetti) gümrük vergilerini uygulamaya koyarken, Twitter’da şöyle yazmıştı: “Türk lirası, çok güçlü dolarımız karşısında hızla düşerken Türkiye’den gelen çelik ve alüminyum üzerindeki gümrük vergilerinin ikiye katlanmasına onay verdim! Alüminyumda bu oran artık yüzde 20, çelikte de yüzde 50. Türkiye ile ilişkilerimiz bu dönemde iyi değil!”

II. Dünya savaşından sonra dünya kapitalizminin temelini oluşturan asli siyasi ilişkiler (Amerika, Avrupa ve Türkiye arasındaki serbest ticaret ve NATO ittifakı dahil), hızla çöküyor.

Amerika, Avrupa ve Türkiye arasındaki NATO ittifakını ve serbest ticareti kapsayan II. Dünya Savaşı'ndan sonra dünya kapitalizmini destekleyen temel siyasi ilişkiler hızla çöküyor. ABD emperyalizmi, giderek zayıflayan küresel hegemonyasını güçlendirmek için kendi askeri gücünü kullanma çabasıyla savaşı tırmandırırken, Washington ve AB, artık, birçok askeri ve mali anlaşmazlıkta kendilerini karşı taraflarda buluyorlar.

Berlin dış politikasını yeniden askerileştirir ve militarist bir AB'de baskın güç olarak ortaya çıkmaya çalışırken, hem Berlin hem de Ankara'daki taraflar, iki ülke arasında uzun zamandır devam eden stratejik bağları yeniden canlandırmayı ve I. Dünya Savaşı öncesinde Almanya'nın Bağdat Demiryolu planlarına geri dönmeyi düşünüyor.

Bu plan, savaşın 1914'te patlak vermesinden önce, Avrupa'daki emperyalistler arası gerilimlerin körüklenmesinde önemli bir rol oynamıştı. Bugün, ABD’nin savaş planları, gerilimleri yeniden kırılma noktasına taşıyor. Washington, İran’ı dünya ekonomisinden koparmak ve savaşa hazırlanmak için İran ile nükleer anlaşmayı yırtar ve mali yaptırımları yeniden uygularken, ABD'nin dış politikasının başlıca hedefleri olan Çin ve Rusya ile ittifak içinde olan büyük AB güçlerinin muhalefetiyle karşılaşıyor.

Avrupalı firmalar büyük ölçüde İran pazarlarını terk ediyor olsa da, AB, İran'ı hedef alan ABD yaptırımlarını savuşturmak için yollar kurma önerisinde bulunuyor. AB’li yetkililer, 24 Eylül'de, bir Özel Amaçlı Araç (SPV) finansman planını kabul etmek için Çinli, Rus ve İranlı yetkililerle bir araya geldiler. Teklif, avronun dolara karşı daha geniş bir meydan okumasına zemin hazırlayacak şekilde, İran petrolünün ABD doları egemenliğindeki mali sistemden bağımsız olarak sürekli alımını finanse etmeyi içeriyor.

ABD Dışişleri Bakanı Mike Pompeo, bir sonraki gün bunun Washington için kabul edilemez olduğunu belirterek, SPV planını reddetti. O, bundan “rahatsız oldum ve aslında, ABD'nin yaptırımlarını atlatmak için özel bir ödeme sistemi kurduklarını duyuran anlaşmadaki tarafları duymaktan büyük bir hayal kırıklığı yaşadım” dedi ve ekledi: “Bu, hayal edilebilecek en ters tepki yöntemlerinden biri.”

12 Eylül'de, AB Komisyonu Başkanı Jean-Claude Juncker, zaten, avroyu ABD dolarına meydan okuyan küresel bir rezerv para birimi olarak kurma çağrısı yapmıştı. Juncker, AB'nin sadece yüzde 2'si ABD'den gelen enerji ithalatının dolar cinsinden ödenmesini bir “anormallik” olarak adlandırmış ve şunu eklemişti: “Bunu değiştirmek zorundayız. Avro, yeni bir egemen Avrupa'nın aktif aracı haline gelmelidir.”

Savaş Afganistan’dan Irak’a, Libya’dan Suriye ve Yemen’e Ortadoğu boyunca yayılırken, bu tür tekliflerin geniş kapsamlı sonuçları, resmi siyasette hızlı sağa kayışın ve resmi Avrupa siyasetinde milliyetçiliğin ve şovenizmin sürekli olarak kışkırtılmasının temelini oluşturuyor. Bu, Avrupa militarizminin patlayıcı bir büyümesine, Avrupa ve uluslararası işçi sınıfının yoğunlaştırılmış sömürüsüne ve yıkıcı, büyük güç savaşlarının hazırlanmasına yol açıyor.

İtalya'da neo-faşist bir hükümetin seçilmesi, Almanya'nın Büyük Koalisyon hükümetinin geniş kesimlerinin Chemnitz ile Dortmund'daki neo-Nazi gösterilerinden yana çıkması ve Fransa'da sürekli bir olağanüstü halin uygulanması, Avrupa genelindeki ülkelerin sosyal harcamalardan yüz milyarlarca avroyu askeri harcamalara yönlendirme sözü vermesi ile eş zamanlı olarak gerçekleşiyor.