Trump İran’ı yıkıcı bir savaşla tehdit ediyor

Keith Jones
25 Temmuz 2018

ABD Başkanı Donald Trump, Pazar gecesi geç saatlerde, İran’a karşı kan dondurucu bir topyekün savaş tehdidinde bulundu.

Daha önce 25 milyon nüfuslu bir devlet olan Kuzey Kore’yi imha ile tehdit ederken kullandığına benzer bir dil kullanan ABD Başkomutanı, Twitter’da, İran, eğer “BİR DAHA” Washington’ı “TEHDİT ETMEYE” cüret ederse, “TARİH BOYUNCA ÇOK AZ UĞRANILMIŞ SONUÇLARA KATLANIR” diye yazdı.

Trump’ın tamamı büyük harfli tweeti hiç de boş bir tehdit değildi. Onun yönetimi, İran’da kışkırtıcı ve pervasız bir rejim değişikliği yönelimi izliyor. Bu ise, tüm Ortadoğu’yu ateşe verecek ve ABD ile diğer büyük güçler arasında potansiyel olarak cepheden bir çatışmayı tetikleyecek yıkıcı bir savaşı tutuşturma tehdidi yaratıyor.

Mayıs ayında, Washington, 2015 İran nükleer anlaşmasını altüst etmiş ve savaşa eşdeğer bir yasadışı eylemle, İran’a karşı topyekün ekonomik savaşı yeniden başlatmıştı. Önümüzdeki ayki yaptırımlar, İran’ın otomotiv sektörünü ve altın ve diğer metaller ile ticaretini “geri teptirecek.” Kasım ayında, İran’ın enerji, nakliye ve sigorta sektörlerini ve merkez bankasının işlemlerini hedef alan yaptırımlar yürürlüğe girecek.

Washington, İran’ın devlet bütçesinin büyük kısmını sağlayan petrol ihracatını sıfıra yakın bir seviyeye indirmeye yemin etmiş durumda. ABD, şimdiye kadar, Avrupalı ve Asyalı sözde müttefiklerine yaptırım muafiyetleri tanımayı reddetti ve bunun yerine, onları, İran’a yönelik tek taraflı Amerikan ambargosuna uymamaları durumunda, açıkça ABD piyasasından ve mali sisteminden çıkarılmakla tehdit etti.

Pentagon, İran güçleri ile zaten çatışmaya girmiş durumda. IŞİD’le mücadele adına Suriye’ye konuşlandırılmış olan ABD askerleri, Beşar Esad yönetimine destek veren İranlı İslamcı Devrim Muhafızları güçlerini defalarca hedef aldı ve Washington, Suudi monarşisinin Yemen’de İran destekli Husilere karşı vahşi savaşına yaşamsal lojistik ve taktiksel destek sağlıyor.

Dün, Trump’ın Ulusal Güvenlik Danışmanı ve İran’a yönelik bir ABD saldırısının eski bir savunucusu olan John Bolton, Trump’ın tehdidini neşeli bir şekilde yineledi. Bolton, başkanın ona, “eğer İran en küçük şekilde olumsuz bir şey yaparsa, bugüne kadar birkaç ülkenin ödediğine benzer bir bedel ödeyeceklerini” söylediğini belirtti.

Trump, Pazar günkü uğursuz Twitter mesajını, İran Cumhurbaşkanı Hasan Ruhani’den gelen, ABD’nin İran ekonomisini mahvetmeye ve Tahran’da ABD yanlısı bir hükümet dayatmaya çalışmakta ısrar etmesi durumunda “tüm savaşların anası”nı zincirlerinden boşaltma tehdidi yarattığı biçimindeki uyarıya bir yanıt olarak sundu.

Bu ayın başında, Avrupalı güçlerden, ABD baskısına boyun eğmeyecekleri ve İran nükleer anlaşması altındaki yükümlülüklerinden dönmeyecekleri konusunda bir taahhüt almakta başarısız olmasıyla cesareti kırılan Ruhani, İran’ın, petrol ihraç etme hakkından yoksun bırakılması durumunda, Hürmüz Boğazı’nı kapatabileceğini söylemişti.

Pentagon, saatler içinde, tüm dünya petrol ihracatının beşte birinin geçtiği yol olan boğaz üzerinden “denizcilik özgürlüğünü ve serbest ticaret akışını” garantiye almaya söz veren bir açıklama yayınladı.

Trump’ın, İran’ın ABD’yi tehdit ettiği iddiaları saçmadır.

Şah’ın zorba diktatörlüğüne çeyrek yüzyıl boyunca siper işlevi gören ve İran’ı yeniden bir yeni sömürge konumuna indirmek amacıyla, Şah’ı deviren halk devrimini çalan burjuva ulusalcı İslam Cumhuriyeti yönetimine karşı kırk yıllık bir yaptırım, zorbalık ve savaş tehditleri harekatı yürüten, ABD emperyalizmidir.

İran’ın kuzeydoğu komşusu Afganistan’ı 2001’de ve batı komşusu Irak’ı 2003’te yasadışı bir şekilde istila eden, Washington’dır. Bush yönetiminin Bolton’ı ve Başkan Yardımcısı Dick Cheney’i de kapsayan üst düzey yetkilileri, açıkça, bunun, Tahran’da rejim değişikliğinin başlangıcı olduğuyla övünmüşlerdi.

Dünyanın başlıca petrol ihracatçısı bölgesinin kontrolsüz egemenliğinin peşinde, 1991’den beri Ortadoğu’da ve Kuzey Afrika’da tüm toplumları mahveden, arkasında milyonlarca ölü, yaralı ve sığınmacı bırakan savaşlar yürüten, ABD’dir.

2011-2015 yılları arasında İran’ın petrol ihracatını yarıya indiren ve ekonomisini felce uğratan yaptırımların uygulanmasına öncülük eden, ABD’dir. ABD, bunu, Washington’ın sivil nükleer programını dağıtması yönündeki taleplerine boyun eğmemesi halinde İran’ı tekrar tekrar savaşla tehdit eder ve İsrail’i, Suudi Arabistan’ı ve diğer bölgesel vekil devletleri on milyarlarca dolarlık yüksek teknolojili silahlarla donatmayı sürdürürken yaptı.

Dahası, İran nükleer anlaşmasından çekilen ve şu anda, Uluslararası Atom Enerjisi Kurumu’nun Tahran’ın 2015 nükleer anlaşmasına tamamen uyduğunu defalarca tespit etmesine rağmen, İran’a yönelik topyekün bir ekonomik savaş yürüten de Trump yönetimidir.

Dün, çeşitli Demokratlar ve emekli Pentagon ve CIA yetkilileri, Trump’ın savaşçı tweetini eleştirdi. Demokratların Temsilciler Meclisi Denetçisi Steny Hoyer, Trump’ın, dikkati, Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ile 16 Temmuz’daki Helsinki zirvesinde gösterdiği “özünde Amerikan olmayan” temsilden başka yöne çekmeye çalıştığını söyledi. Hoyer, Washington Post’a, “O, Putin konusunda zayıf ve Ruhani konusunda sert olduğunu göstermek istiyor.” dedi.

Demokratlar, Trump’ın “Önce Amerika” politikasının hedefini (ABD’nin küresel egemenliğini ileri sürme) paylaşıyorlar ve 1991’den beri, ABD’nin göreli ekonomik gücünde ve küresel konumunda yaşanan devasa aşınmayı dengelemek için arta kalan askeri güce başvurma yöneliminde en az Cumhuriyetçiler kadar suç ortağı konumundalar.

Ancak bu stratejinin nasıl izleneceği üzerine derin ve patlayıcı taktiksel farklılıklar var. Bu, Demokratların, CIA ve ordu-güvenlik aygıtının geniş kesimleri ile sıkı uyum içinde yürüttükleri ve Trump’ı, eğer Putin’in apaçık bir kurbanı değilse de ona karşı “yumuşak” olduğu gerekçesiyle hedef alan öfkeli kampanyası ile örnekleniyor.

Amerikan egemen seçkinlerinin bu hizibi, ABD’nin Rusya’ya karşı askeri-stratejik saldırganlığında herhangi bir yumuşamaya şiddetle karşı ve Trump’ın İran ile derhal hesaplaşmaya odaklanmasını bu daha zorlu stratejik düşmana karşı mücadeleden bir sapma olarak görüyor. Bu hizip, ABD’nin Suriye’de büyük çaplı bir askeri tırmanmaya girişmesi yönünde kampanya yürütüyor ve bunun, ABD’ye Rusya’ya büyük bir darbe indirme fırsatı vereceğini; aynı zamanda da, İran üzerindeki stratejik basıncı arttıracağını savunuyor.

Buna karşılık, Trump, Rusya ile geçici bir uzlaşmanın; her şeyden önce, Rusya ile Çin arasında daha ileri bir stratejik işbirliğinin önüne geçerek ama aynı zamanda ABD’nin İran’a karşı savaş yöneliminin önünü açarak, ABD’nin çıkarlarına hizmet edebileceğini hesaplıyor.

Trump’ın Helsinki’deki hedeflerinden biri, herhangi bir “barış anlaşması”nın parçası olarak Suriye’deki İran etkisini ortadan kaldırması ya da en azından azaltması için Putin’e baskı yapmaktı. Belirtmek gerekir ki, Rusya, son aylarda, İsraillilere ve Amerikalılara, Suriye’deki İran güçlerine saldırmaları konusunda etkin bir şekilde tam serbestlik tanımıştır.

Trump’ın İran ile bir çatışma kışkırtma istekliliği, Çin’in en kısa sürede karşısına çıkılması gerektiği hesabıyla bağlantılıdır. İran’a yeniden boyun eğdirilmesi, ABD’ye, hem Çin’in ekonomisini ayakta tutması için yaşamsal olan Ortadoğu’nun petrol kaynakları üzerinde mutlak bir güç verecek hem de Çin’in Avrasya’nın bütünleşmesini derinleştirme yönündeki Bir Kuşak, Bir Yol stratejisindeki önemli bir halkayı saf dışı edecektir.

ABD emperyalizminin yağmacı hedeflerinin en iyi şekilde nasıl kovalanacağı üzerine bu çatışmanın sonucu ne olursa olsun, Washington, karşı durulamaz bir şekilde, Ortadoğu ve dünya halklarını felaketle tehdit eden volkanik bir şiddet patlamasına doğru yol alıyor.

Avrupalı emperyalist güçlere gelince; onlar, Trump’ın politikalarına, yalnızca, İran pazarlarını ve petrol kaynaklarını ele geçirme planları dahil olmak üzere, kendi çıkarlarını tehdit ettiği için kızıyorlar. Bu yüzden, Berlin, Londra ve Paris, hep birlikte, 2008’daki dünya mali çöküşünün ardından ABD’nin emperyalist şiddetindeki daha ileri tırmanmaya, tepeden tırnağa silahlanarak karşılık veriyorlar.

Sınıf mücadelesinin ABD ve Ortadoğu dahil dünya çapında yeniden canlanması, emperyalist savaşa karşı mücadelenin uluslararası işçi sınıfının bağımsız siyasi seferberliği ve sosyalizm uğruna mücadele üzerine kurulması gerektiğini vurguluyor.