Tuticorin katliamı ve Modi’nin Hindistan’ı

31 Mayıs 2018

Cumartesi günü, Hindistan Başbakanı Narendra Modi ve Hindu üstünlükçüsü Bharatiya Janata Partisi’nin (BJP) önderliğinin geri kalanı, iktidara gelmelerinin dördüncü yıldönümünü Hindistan’ın “ilerlemesi”ni öven konuşmalarla kutladı.

Kimin için ilerleme? Çağdaş Hindistan’daki toplumsal yaşamın ve sınıfsal ilişkilerin barbarlığı, Salı günü, uzun süredir Tamil Nadu’daki Tuticorin’in yer altını suyunu ve çevresini zehirli kimyasallarla kirleten bir bakır izabe tesisinin kapatılmasını talep eden emekçilere yönelik polis katliamında açıkça ortaya çıktı.

12 kişinin ölümüne, 60’tan fazlasının yaralanmasına yol açan katliam, bir devlet provokasyonunun tüm özelliklerine sahipti. Tamil Nadu makamları, “kamu düzeni”ne bir tehdit oluşturduğunu iddia ederek, protestoyu günler önce suç gibi göstermişlerdi.

Onlar, hızla “yasadışı” gösteriye saldıran, ardından da öngörülen 20.000 kişiden daha büyük olan kitle direndiğinde öldürücü güç kullanan 1.500 polis konuşlandırmışlardı. Kendi kurallarını ihlal eden polis, uyarı ateşi açmadan, öldürmek amacıyla protestonun önündekileri hedef aldı. Videoların, görgü tanığı ifadelerinin ve en çarpıcı biçimde kurbanların cesetlerinin kanıtladığı üzere, polis keskin nişancıları, protestocuların ayaklarını değil başlarını ve gövdelerini hedef almıştı.

Tamil Nadu’daki ve Hindistan genelindeki insanlar polisin eylemleri üzerine büyük öfkelerini dile getirirken, Modi hükümeti ve Tamil Nadu’daki, BJP’nin sıkı bir müttefiki olan AIADMK’li eyalet yönetimi, hızla, Tuticorin katliamının gerekli ve orantılı bir güç kullanımı olduğunu ilan etti ve daha fazla baskıyı ve şiddeti devreye soktu. Bunlar arasında, eyaletin güney ucundaki üç ilçede sosyal medyaya ve internete tüm erişimin beş gün boyunca kesilmesi; yarı askeri Merkezi Yedek Polis Gücü’nün Tamil Nadu’ya olası konuşlanma için hazır duruma getirilmesi ve şiddeti kışkırtmak için Tuticorin olaylarına yönelik halk öfkesini kullanma yönündeki “aşırı solcu” planlara ilişkin uğursuz istihbarat kurumu uyarılarının yayınlanması vardı.

Tuticorin halkı ve Tamil Nadu’nun güneydoğusundaki balıkçılar, Vedanta Resources izabe tesisinin 1996’da açılmasından beri çıkarttığı kükürt dioksitin, kurşunun, arseniğin ve diğer toksinlerin yarattığı tehdidi protesto ediyordu. Ancak yetkililer, onların şikayetlerine karşı tamamen vurdumduymazdı.

Vedanta’ya ve onun sahibi olan milyarder sanayici Anil Agrawal’a, yerel sakinleri hasta edip öldüren ve Tamil Nadu’nun güneydoğu kıyıları açıklarındaki inci ve balık sektörlerini kırıp geçiren kirletici maddeler çıkarma lisansı verilmişti. İzabe tesisinin kapatılması yönündeki en son ajitasyonu tetikleyen, hükümetin Vedanta’nın Tuticorin tesisinin yıllık üretim kapasitesini, dünyadaki en büyük ikinci bakır izabe tesisi haline gelecek şekilde, 800.000 tona çıkarma yetkisi vermesi oldu.

Tamil Nadu Çevre Kirliliği Denetim Kurulu tesisin enerji kaynağını kestiğini gösterişli bir şekilde açıklarken, Tamil Nadu yönetimi ve mahkemeler, Salı günkü katliama yönelik halk öfkesini yatıştırmak amacıyla izabe tesisini süresiz olarak kapatma emri verdi.

Ancak Hindistan devleti ve siyasi seçkinleri, Agrawal’ın ve Hindistan’ın şirket seçkinlerinin bir dediğini iki etmediklerini ve çevresel tahribatı ve toplumsal sefaleti “ilerlemenin bedeli” olarak gördüklerini defalarca göstermişlerdir. Onlar, Vedanta’nın en asgari çevresel standartları deldiği ve onları üretimi geçici olarak durdurmaya zorlayan önceki olaylarda yaptıkları gibi, er ya da geç, bu tesisinin yeniden açılmasına yeşil ışık yakacaklar.

Böylesi toplumsal suçlar, Hindistan genelinde bol miktarda bulunmaktadır. Hint burjuvazisi, Hindistan’ı küresel bir ucuz emekli üretim merkezi yapma yöneliminde, devlet kaynaklarını sağlık hizmetlerinden, eğitimden ve tarım desteklerinden büyük sermayeli altyapı projelerine, orduyu modernleştirmeye ve nükleer silahla donatmaya yönlendirirken, toplumsal olarak yıkıcı bir özelleştirme, kuralsızlaşma ve kurumlar vergisi indirimleri gündemi izlemektedir.

Hindistanlı işçilerden ve emekçilerden yükselen toplumsal muhalefet, devlet baskısıyla ve topluluksal gericiliğin ve tehlikeli kast politikasının kışkırtılmasıyla karşılaşmaktadır.

Hindistan’ın küresel ölçekte bağlantılı yeni sektörlerinde egemen olan acımasız ucuz emek düzenine meydan okumaya cüret ettikleri için düzmece cinayet suçlamalarıyla ömür boyu hapsedilen 12 Maruti Suzuki işçisinin davasına bakın. Devletin savcıları ve yargıçları, onlara gösterdikleri barbar sınıf adaletini, açıkça, işçilerin ibretlik cezasının yatırımcılara yeniden güven vermek ve Modi’nin, ülkedeki üretimi arttırmak için yabancı sermaye çekmeyi amaçlayan “Hindistan’da Üret” kampanyasını ilerletmek için gerekli olduğu gerekçesiyle meşrulaştırdılar.

Çeyrek yüzyıllık neoliberal “reform”, Hindistan’ı dünyadaki en eşitsiz toplumlardan birine dönüştürmüştür. Tüm Hindistanlıların dörtte üçü, yaşamlarını günde 2 dolardan az bir gelirle kıt kanaat sürdürmeye çalışırken, en tepedeki yüzde 1 tüm gelirin yüzde 23’ünü ve ülkenin bütün servetinin yüzde 60’ını yutuyor.

Bu toplumsal kutuplaşma, Hintli milyarderlerin sayısında katlanarak yaşanan artışta örneklenmektedir. 1990’ların ortasında sadece iki Hintli milyarder var iken, Forbes’e göre bu rakam, şu anda 131’dir. Bu, Kanada’nınkinden çok az daha büyük bir GSYİH’ye sahip olan Hindistan’ın, Almanya’yı, Britanya’yı ve Rusya’yı geride bırakarak, dünyada en fazla milyardere sahip üçüncü ülke olmakla böbürlenmesi anlamına gelmektedir.

Kapitalist piyasanın ve kişisel zenginleşmenin yüceltilmesini bağnaz toplulukçuluk ile birleştiren Modi yönetimi, bu toplumsal yağma sürecinin sonucudur.

Hindistan’ın, en büyük milyarder Mukesh Ambani’nin önderlik ettiği şirket seçkinleri, işçi sınıfına yönelik saldırıyı yoğunlaştırmak ve Hint burjuvazisinin büyük güç emellerini daha saldırgan bir şekilde ileri sürmek için, Mayıs 2014’te Modi’yi ve BJP’yi iktidara getirdiler. Dört yıllık BJP hükümeti, yatırımcı yanlısı “reform”u hızlandırdı, ülkenin zaten gülünç seviyede olan sosyal harcamalarını kesti ve Hindistan’ı, Washington’ın Çin’e karşı askeri stratejik saldırganlığına bağladı.

Hindistan nüfusunun ezici çoğunluğu ülkedeki kapitalist gelişmenin faydalarından dışlanırken, bu süreç yeni ve giderek isyankar bir işçi sınıfı oluşturmuş durumda.

Güney Hindistan eyaleti Tamil Nadu, geçtiğimiz 20 yılda ülkenin en hızlı kentleşmesini yaşamış ve rastlantı olmayan bir şekilde, bir toplumsal muhalefet merkezi olarak ortaya çıkmıştır. Bu tür istatistiklerin geçtiğimiz yıl ulaşılabilir olduğu Ulusal Polis Araştırma ve Geliştirme Bürosu’na göre, Tamil Nadu, 2016’da, grev, gösteri ya da hükümet karşıtı toplantı biçiminde, günde ortalama 47 ile en fazla protestonun düzenlendiği ikinci eyaletti.

BJP ve Hindistan’ın şirket seçkinleri Hindistan’ın “yükseliş”ini kutlayadursun, gerçekte, dünya kapitalizminin çöküşünden kaynaklanan artan ekonomik ve jeopolitik sarsıntılarla sallanan ülke, toplumsal bir barut fıçısıdır.

Bu toplumsal öfkenin henüz Modi yönetimine ve bir bütün olarak Hindistan burjuvazisine yönelik siyasi olarak bilinçli bir işçi sınıfı meydan okumasına yol açmamış olmasının başlıca nedeni, Stalinist parlamento partilerinin (Hindistan Komünist Partisi / Marksist ile onun daha eski, daha küçük müttefiki Hindistan Komünist Partisi) ve onların sendikal uzantıları olan CITU ile AITUC’un siyasi ihanetidir.

Stalinistler, onlarca yıldır, burjuva düzenin ayılmaz bir parçası ve Hindistan burjuvazisinin en önemli toplumsal dayanağı işlevi görmüşlerdir. BJP, kitlesel işsizliğe ve kronik yoksulluğa yönelik halk öfkesini kendi çıkarına kullanarak iktidara gelmişti. Ancak Stalinistler, büyük kısmı Kongre önderliğinde olan ve neoliberal “reform” ve Washington ile daha sıkı ilişkiler programı izleyen birbiri ardında gelen ulusal hükümetleri destekleyerek ve yönetimde oldukları eyaletlerde, bizzat kendilerinin “yatırımcı yanlısı” diye adlandırdıkları politikalar uygulayarak, buna zemin hazırlamıştır.

Stalinistler, sınıf mücadelesinin yoğunlaşmasına daha da sağa kayarak tepki veriyorlar. Onlar, BJP’ye karşı çıkma adına, işçi sınıfını, Hindistan devletinin kokuşmuş “demokratik” kurumlarına (tam da Salı günkü katliamdan ve Maruti Suzuki işçilerinin kurban edilmesinden sorumlu olan kurumlara) güvenmeye ve bir dizi sağcı bölgeci ve kast yanlısı partinin yanı sıra, Hindistan burjuvazisinin son zamanlara kadar tercih ettiği hükümet partisi olan Kongre Partisi’ne destek vermeye çağırıyorlar.

Stalinistlerin işçi sınıfına yönelik yaklaşımı, komplo kurulan Maruti Suzuki işçilerine gösterdikleri düşmanlıkta örneklenmektedir. Patronların işçileri düzenli olarak bir “Maruti Suzuki” ile tehdit etmesine rağmen, işçi sınıfını onların özgürlüğü için mücadelede harekete geçirmek şöyle dursun, bu davalarını halka duyurmayı bile reddeden Stalinistler, bu sınıf savaşı tutsaklarına Güney Hindistan’ın 19. yüzyıldaki paryaları gibi davranıyorlar. Bunun nedeni, Maruti Suzuki işçilerini savunmayı yoksulluk ücretlerine ve güvencesiz çalışmaya karşı mücadeleye bağlayan bir kampanyanın, onların Kongre Partisi ile ittifaklarına ve sendikalarının büyük şirketlerle sıcak, şirket yanlısı ilişkilerine zarar vereceğinin farkında olmalarıdır.

Tüm dünyada olduğu gibi, Hindistan’da da, en acil görev, toplumsal eşitsizliğe, sömürüye ve savaşa karşı kendi programını ileri sürebilmesi; kent ve kır yoksullarını işçi iktidarı ve sosyalizm uğruna mücadelede kendi etrafında toplayabilmesi için, işçi sınıfının siyasi bağımsızlığını oluşturmaktır. Bu perspektifi hayata geçirmedeki başlıca görev, Hindistan’da Dördüncü Enternasyonal’in Uluslararası Komitesi’nin bir şubesini kurarak, işçi sınıfının yeni bir siyasi önderliğinin inşa edilmesidir.

Keith Jones