İtalya seçimleri: İşçi sınıfı için bir perspektif

Peter Schwarz
2 Mart 2018

Avrupa genelindeki işçilerin ve gençlerin karşı karşıya olduğu tüm siyasi sorunlar, bu Pazar günü İtalya’da düzenlenecek olan seçimlerde yoğunlaşmış bir biçimde dışavuruluyor.

Seçimler, derinleşen bir toplumsal kriz bağlamında gerçekleşiyor. Resmi istatistiklere göre, halkın yüzde 8’i “mutlak yoksulluk” içinde yaşıyor. Resmi işsizlik oranı yüzde 11 ve gençlerin yüzde 30’u işsiz. Bu istatistiklerde, düzenli istihdam edilmeden kıt kanaat geçinmeye çalışan çok sayıda insana yer bile verilmiyor. İtalya, yüzde 58’le, avro bölgesinde en düşük istihdam oranlarından birine sahip.

Seçimleri kuşatan ikinci etmen, artan savaş tehlikesidir. NATO’nun başlıca gücü olan Amerika Birleşik Devletleri, Rusya ve Çin ile savaşa girme tehdidinde bulunuyor. İtalya’nın kurucu üyesi olduğu Avrupa Birliği, Alman ve Fransız önderliği altında kendi büyük güç emellerini ileri sürmeye ve Ortadoğu’da, Afrika’da, Doğu Avrupa’da ve Orta Asya’da savaşlar yürütmeye hazırlanıyor. Almanya Dışişleri Bakanı Sigmar Gabriel, bu ay düzenlenen Münih Güvenlik Konferansı’nda, Avrupa’nın “dünyada ortak bir güç izdüşümü”ne gerek duyduğunu söyledi. “Etoburlar dünyasında tek vejetaryen olarak çok zorlanacağımız için,” askeri silahlanma olmaksızın var olan ile yetinmek mümkün değildi.

İtalya’da hem toplumsal eşitsizliğe hem de savaşa güçlü bir muhalefet var. Sınıfsal gerilimler kırılma noktasında. İtalya işçi sınıfı, Resistenza’ya (Mussoli’nin faşistlerine karşı işçi sınıfı mücadelesi) kadar giden uzun bir militan mücadele geleneğine sahiptir. On beş yıl önce, sadece Roma’da, 3 milyon insan Irak’taki savaşı protesto etmek için sokaklara dökülmüştü. Ancak bu muhalefet, şu anki seçim kampanyasında hiçbir siyasi ifade bulamıyor.

Bunun başlıca nedeni, bir zamanlar kendilerini “sol” ya da “sosyalist” olarak sunmuş olan siyasi eğilimlerin ve partilerin sağa kaymasıdır. İtalya’daki aşırı işsizlik ve yoksulluk düzeyleri, büyük ölçüde, sözde merkez sol hükümetlerin izlediği politikaların ürünüdür. Silvio Berlusconi yönetimindeki sağcı hükümetler pervasız yolsuzluk ve zenginleşme ile karakterize edilirken, merkez sol başbakanlar Romano Prodi, Massimo D’Alema ve Matteo Renzi’nin adları işçi sınıfını hedef alan kamu harcaması kesintilerinden ve kemer sıkma politikalarından ayrılamaz.

Özellikle aşağılık bir rol, üyelerini eski Komünist Parti kesimlerinden, küçük burjuva protesto partilerinden ve sendikalardan toplamış olan Rifondazione Comunista (Komünist Yeniden Kuruluş) ve Sinistra Ecologia Libertà (Sol Ekolojik Özgürlük, SEL) gibi partiler tarafından oynandı. Onlar, toplumsal saldırılara ve savaşa karşı protestolara yön vermeye çalışırken, tabandan gelen basınçla karşılaştıklarında her zaman kapitalist devleti ve hükümeti desteklediler. Hatta Rifondazione, 2006’da, nefret edilen Prodi hükümetine katıldı.

Kendilerini defalarca yeniden gruplandırıp tekrar adlandırmış olan bu eğilimler ile 25 yılı aşkın süre yaşanan deneyim, onların sol ya da sosyalist işçi sınıfı örgütleri olmadığını inkar edilemez şekilde göstermiştir. Onlar, aşağıdan gelen bir tehdide karşı her zaman kapitalist düzeni savunan orta sınıfın ve sendika bürokrasisinin sağcı partileridir.

Onlardan bazıları, şimdi, seçime Potere al Popolo (İktidar Halka) adı altında katılıyor. Bu, başlıca görevi sosyalizmi gözden düşürmek olan siyasi müflislerin bir ittifakıdır. Podemos’un (İspanya), Sol Parti’nin (Almanya) ve Jean-Luc Mélenchon’un Boyun Eğmeyen Fransa’sının (La France insoumise) yanı sıra, onların örnek aldıkları partilerden biri, Troyka’nın Yunanistan işçi sınıfına yönelik acımasız kemer sıkma emirlerini uygulayan Başbakan Aleksis Çipras önderliğindeki Syriza’dır.

Sözde “Sol”un iflası, komedyen Beppe Grillo’nun önderlik ettiği Beş Yıldız Hareketi’nin (M5S) yükselişinin nedenidir. M5S, 2014’te, merkez sol partilerin desteklediği bir diğer başbakan olan ve küresel ekonomik krizin etkisini acımasız kemer sıkma önlemleri dayatarak işçi sınıfına yükleyen Mario Monti’nin ardından, tüm oyların dörtte birini almıştı. Grillo’nun başarısı, özellikle, siyasi seçkinlerin yozlaşmasını hiç durmadan ve defalarca suçlamış olmasından kaynaklanıyordu.

Bununla birlikte, M5S’nin sağcı bir burjuva partisi olduğu artık ortadadır. Bu, M5S’nin göçmen karşıtı şovenizme desteği, Britanya’daki UKIP ve Almanya İçin Alternatif (AfD) ile Avrupa düzeyindeki ittifakı ve yönetimde olduğu Roma gibi kentlerde yolsuzluğa bulaşması eliyle kanıtlanmıştır. Seçim tarihinin ilan edilmesinden iki gün sonra, M5S de, diğer partiler ile koalisyon kurmasını yasaklayan bir maddeyi tüzüğünden çıkardı.

M5S’nin baş adayı Luigi Di Maio, “Hükümete girmenin zamanı geldi.” dedi ve ekledi: “Bizler, İtalya’yı kaosa terk etmeyeceğiz. Seçim gecesi tüm siyasi güçlere bir çağrı yapıp görüşmeler başlatacağız.” Di Maio, tercih ettiği ortağın kim olacağını açıklamadı. Ancak, aşırı sağcı Lega ve Berlusconi’nin sağcı Forza İtalya’sı dahil tüm partiler prensipte potansiyel adaylardır.

Eğer M5S oyların hemen hemen yüzde 30’u ile anketlerde başı çekiyorsa, bunun tek nedeni, işçi sınıfını kapitalizme ve savaşa karşı harekete geçirebilecek ciddi bir sol alternatifin olmamasıdır.

Toplumsal öfke kaynama noktasında. Bu nedenle, tüm partiler, seçim kampanyalarını sığınmacı ve göçmen karşıtı ajitasyona odakladılar. Bu ajitasyon, işçi sınıfını bölmeyi; sömürülenlerin ve ezilenlerin öfkesini halkın en savunmasız kesimine yönlendirmeyi amaçlıyor. Bu, aynı zamanda, başlarını giderek artan bir güvenle kaldırmakta olan sağcı faşist eğilimleri cesaretlendiriyor ve güçlendiriyor.

Bir vergi yolsuzluğu mahkumiyeti nedeniyle seçime katılmaktan men edilen 81 yaşındaki Berlusconi, partisi Forza İtalya’yı aşırı sağcı Lega ve neo-faşist Fratelli d’Italia (İtalya Kardeşleri) ile birlik içine soktu. Bu koalisyon, şu anda anketlerde önde gidiyor. Onlar, mevcut Demokratik Parti (PD) hükümetinin, Libya’da milisleri silahlandırmayı ve sığınmacıların İtalya’ya geçmesini engellemek için toplama kampları kurulmasını kapsayan yabancı düşmanı politikalarından yararlanıyorlar.

Bir Lega destekçisinin Macerata kasabasındaki göçmenlere rastgele ateş açtığı Şubat ayının başından beri, seçim kampanyasına, ırkçılar ile faşizm karşıtları arasındaki şiddetli çatışmalar hakim olmuş durumda. Geçtiğimiz Pazar günü, Roma’da, 100.000 kişi ırkçılığa ve faşizme karşı gösteri düzenlerken, Milano’daki yabancı düşmanı bir mitinge 50.000 kişi katıldı.

4 Mart seçimleri İtalya’daki toplumsal ve siyasal krizi yoğunlaştıracaktır. PD, müttefikleri ve daha az oranda Berlusconi ve M5S AB’yi ve onun kemer sıkma politikalarını desteklerken, Lega ve faşist güçler bunlara İtalyan milliyetçiliği temelinde saldırıyorlar. Her iki politika da bir çıkmaza götürmekte ve çok büyük tehlikeler içermektedir.

Savaş tehlikesi, aşırı sağ ve faşist güçlerin yükselişi ve demokratik ve sosyal haklara yönelik saldırılar, yalnızca, İtalya, Avrupa ve uluslararası işçi sınıfının devrimci potansiyelini harekete geçiren bir hareket eliyle durdurulabilir. Bu, Dördüncü Enternasyonal’in Uluslararası Komitesi’nin (DEUK) İtalya şubesinin inşasını gerektirmektedir.

DEUK’un şubeleri olan Sosyalist Eşitlik Partileri, Marksist sosyalist enternasyonalizm programını sosyal demokrasiye, Stalinizme ve onların sahte sol destekçilerine karşı savunan tek siyasi eğilimdir.

Bizler, savaşa, faşizme ve toplumsal saldırılara karşı mücadeleyi, onların kaynağı olan kapitalist kar sistemine karşı mücadele ile birleştiren bir program uğruna mücadele ediyoruz. Büyük bankalar, şirketler ve süper zenginler mülksüzleştirilmeden ve toplum, özel kar birikiminin yerine toplumsal gereksinimlere uygun olarak örgütlenmedikçe, tek bir toplumsal sorun çözülemez. Bizim Avrupa Birliği’ne yanıtımız, ulus devletin güçlendirilmesi değil; Avrupa Birleşik Sosyalist Devletleri’dir.